Ergen Beyin Rehberi

Ergen okumalarıma en sevdiğim yazardan başlamak istedim ve uzun süre önce bu kitabı aldım. Aldım almasına ama okumayı sürekli erteleyip duruyordum. Oğlum 13 yaşına yaklaşırken ve Daniel Siegel’ın söylediği şekliyle ergen yaş aralığına girmişken, kendimi zorlayarak da olsa okumaya karar verdim. Sanki benim ergen ebeveynliğim, kitapları okuyunca dönülmez şekilde başlayacakmış gibi hissediyordum 🙂

Daniel Siegel, ergenliği 12-24 yaş arası olarak belirtmiş ve bu kitabı hem ergenlerin hem de ailelerinin okuyacağı şekilde tasarlamış.

Yazar, ergenlerle ilgili pek çok efsane olduğunu belirterek başlamış kitaba. Bunlara doğru bilinen yanlışlar da diyebiliriz.

Ergenlerle ilgili efsanelerin en güçlülerinden biri, öfke hormonlarının ergenlerin “delirmelerine” yahut “akıllarını kaybetmelerine” neden olduğudur. Bu tamamen yanlıştır. Evet, bu dönemde hormonlarda bir artış meydana gelir ancak ergenlikte yaşananların nedeni hormonlar değildir. Artık biliyoruz ki ergenlerin yaşadıkları, temel olarak beyinlerinin gelişmesindeki değişimin sonucudur.

Diğer bir efsane, ergenliğin bir olgunlaşmamışlık dönemi olduğu ve gençlerin “büyümesi” gerektiğidir. Duruma böyle dar bir açıyla bakıldığında ergenliğin herkes tarafından katlanılması, göğüs gerilmesi ve nihayet az sayıda savaş yarasıyla geride bırakılması gereken bir dönem olarak görülmesine şaşmamak gerekir.

….

Aksine, ergenler ergenliği geçirirken sadece hayatta kalmaya çalışmayıp hayatlarındaki bu çok önemli dönem sayesinde gelişebilirler.

Ergenlikte yapılanların -sınırların zorlanması, bilinmeyeni ve heyecan vereni araştırma isteği- ergenlerin maceralı ve bir gayeye yönelik hayatlar yaşamalarını sağlayacak olan karakter özelliklerini geliştirebilmesi için zemin hazırlamasıdır.

Üçüncü bir efsane, ergenlik döneminde büyümenin, yetişkinlere bağımlılıktan kurtularak tamamen onlardan bağımsız olmayı gerektirdiğidir. Her ne kadar bizleri büyüten yetişkinlerden bağımsız olmaya itilmek tabii ve gerekliyse de ergenler, yetişkinlerle ilişkide olmaktan fayda sağlayabilirler. Yetişkinliğe doğru sağlıklı geçiş, “her şeyi kendim yaparım” şeklinde izole olmak değil, karşılıklı bağımlılıktır. Bu dönemde ergenlerin anne babalarıyla olan bağımlılık şeklindeki doğal bağı değişir ve arkadaşlık daha önemli hale gelir. Sonunda, çocukluktaki başkalarına bağımlılıktan kurtularak, ergenlikte ebeveynlerimizden ve diğer yetişkinlerden uzaklaşarak akranlarımıza yönelmeyi ve daha sonra da hem başkalarına bakmayı hem de başkalarından yardım almayı öğreniriz. Bu, dayanışmadır.

Ergenlik yıllarımızı nasıl yaşadığımızın, hayatımızın geri kalanını nasıl yaşayacağımız üzerinde doğrudan etkisi olduğunu söyleyen yazar, ergenlik döneminin cesaretin ve yaratıcılığın en güçlü dönemi olduğunu söylüyor.

Erken gençlik yıllarında beynimizde meydana gelen değişikliklerin, ergenlik yıllarındaki idrakimizde dört özellik oluşturduğunu belirtirken, bunların avantaj ve dezavantajlarından bahsediyor:

  1. Orijinallik Arayışı
  2. Sosyal İlişkiler
  3. Artan Duygusal Yoğunluk
  4. Şuurlu ve Yaratıcı Araştırıcılık

Kısacası, ergenlikte beyindeki değişimler hem risk hem de fırsatlar yaratır. Seyahat eden genç bireyler yahut onlarla birlikte yürüyen yetişkinler olarak, ergenlik denizini geçiş şeklimiz, hayatımız olan gemiyi tehlikeli sulara veya heyecan veren maceralara yönlendirmemize sebep olabilir. Karar bizimdir.

Bu süreçte yetişkinlerin, ergenliğin akışını durdurmaya kalkışmaları halinde, ilişkide çok önemli olan iletişimin, gerilim ve saygısızlıkla lekeleneceğini belirtiyor yazar. Güvenli bağlanmanın, ergenlik dönemindeki öneminden söz ederken, sık sık kendi çocuklarıyla olan ilişkilerinden bahsediyor.

Yazar bu kitapta, zihinsel görüş araçlarından bahsetmiş. Zihnimizin gerçekten görme ya da bilme yetisi olarak tanımladığı zihinsel görüş için çeşitli araçlar önermiş. Zihnin tecrübeyle değiştirilebilirliğini sağlamak açısından, oluşturduğu yöntemlerin ilkine, zihinsel görüşün üç temel özelliğini tarif ederek başlamış:

İç Görüş: Kendi içsel akıl dünyanı anlayabilme yeteneği. İç görüş, sizin şu anda kim olduğunuzu, geçmişte kim olduğunuzu ve yakın gelecekte kim olacağınızı bilmenizi sağlar. İç görüş, geçmişi. şimdiki zamanı ve geleceği ilişkilendirir, dolayısıyla size kim olduğunuzu tam ve açıkça anlayabilmeniz için bir zaman yolculuğu yeteneği verir.

Empati: Başka insanların içsel akıl dünyalarını anlayabilme yeteneği. Empati, bizim başka insanların bakış açısından “görmemizi” ve kendimizi onların yerine koymamızı sağlar. Empati, merhamete ve nezakete açılan kapıdır. Diğer insanların niyetlerini ve ihtiyaçlarını anlamamız sayesinde, karşılıklı olarak tatmin sağlayan bir şekilde hareket etmemize vesile olması hasebiyle de sosyal aklın anahtarıdır.

Bütünleştirme: Bir şeyin farklı parçaları arasında bağlantı kurarak onu bir bütün olarak görebilme yeteneği. İletişim kurarken farklılıkları göz önünde bulundurur ve şefkatli olmaya çalışırsak bütünleştirme, ilişkilerimizi kıymetli hale getirir. İçsel bütünleştirme; hafızamızın muhtelif yönlerini geçmişimiz, mevcut durumumuz ve geleceğimiz arasında mantıklı bir bağlantı kurarak birleştirmemizi ve böylece kimliğimizi ortaya koyan bir hayat hikayesi oluşturmamıza yardım eder. Bütünleştirme, aynı zamanda beynimizin ve vücudumuzun farklı kısımları arasında bağlantı kurarak sağlıklı ve işlevsel olmamıza yardım eder. Bütünleştirme, iç dünyamızda ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizde koordinasyon ve denge oluşturur. Bütünleştirme, sağlıklı bir hayat yaşamanın temelidir. İç görüş, empati ve bütünleştirme yeteneklerini içeren zihinsel görüş; vücudumuzun, ilişkilerimizin ve zihinlerimizin sağlıklı olarak yaşamasını sağlar.

Kitapta çokça zihnin ne demek olduğu üzerinde durulmuş. Aslında bu, yazarın diğer kitaplarının da ortak özelliği ve anlaşılması zor bir mevzu. Zihnin, enerji ve bilginin düzenlenmesindeki rolü üzerinde ayrıntılı şekilde durulan bölümde, duygular ve düşünceler gibi, zihinsel faaliyetlerinde enerji ve bilginin içimizdeki akış düzenleri olarak tanımlanabileceği söylenmiş. Beyinde iyonların, temel hücre olan nöronların zarlarından içeri ve dışarı akarak bir kimyasal salgılanmasına neden olduğu ve bunun nöronların birbiriyle iletişim kurmasını sağladığı, bunun da elekrokimyasal enerji olduğu belirtilmiş. Şeklinden bağımsız, en temel seviyede enerjinin bir şeyler yapma kapasitesi olduğu hatırlatılmış. Tüm bu girişten sonra enerji düzenlerinin bilgi taşıması, bu düzenlerin enerjinin taşınmasının ötesinde bir anlam ifade ettiğini gösterdiğini belirtmiş.

Bilgi, enerji akışı bir şeyi temsil ettiği -bir şeyi bize tekrar sunduğu- zaman ortaya çıkar. Ve bu zaman içindeki akış, zihnin bir özelliği dediğimiz bu akış, tamamen enerji ve bilgiyle ve bunların zaman içinde nasıl değiştiğiyle ilgilidir.

Dediğim gibi, klasik bir ergenlik kitabı değil bu. Takip etmekte, benim yazmakta zorlandığım kadar zorlanmıyorsunuzdur umarım 🙂

Yazar, zihinsel görüş uygulamaları için bir takım yöntemlerden bahsetmiş. Bunlardan ilki zihnin HDRR süreci. Gözlerinizi kapatıp içinize baktığınız bu süreci, kelimelere dökmeniz gerekmiyor. Önemli olan farkında olmak.

İşte bu, neler olup bittiğini görmek için HRDD (His, Resim, Duygu, Düşünce) süreciyle iç denizimize bakıştır. Zihnimizde HRDD sürecini uyguladığımızda herhangi bir anda içimizdeki hisleri, resimleri, duyguları ve düşünceleri kontrol ederiz.

Bir diğer yöntem ise, aydınlanmış iç görüş. İletişimi, enerji ve bilgi paylaşımı olarak tanımlayan yazar, diğer insanları izleyerek, onların zihin haritalarını çıkarma denemeleri yapılmasını salık veriyor. Bunun için karşımızdaki kişiden aldığımız sinyallerin kıymetinden bahsediyor ve şöyle tanımlıyor:

Bu sinyaller, kişinin kelimelerle söylediklerinden ve iletilen sözsüz işaretlerden meydana gelir. Sözsüz işaretler; göz teması, mimikler, ses tonu, duruş, vücut hareketleri ve dokunmalar ile zamanlama ve verilen cevapların yoğunluğudur. Bu tür sözsüz sinyaller, genellikle zihinde neler olup bittiğinin kelimeler dünyasından önce ve onun ötesinde işaretleridir. Bu sinyallere dikkat etmek, başka bir kişinin zihinsel görüş haritasını çıkarabilmede anahtar rol oynayabilir.

Yazarın önerdiği üçüncü yöntem, empati. Bunun için televizyondaki bir film ya da diziyi sessiz izlemek ya da, yabancı bir dilde seyretmenin, sessiz sinyalleri anlama için iyi bir çalışma olduğundan bahsetmiş.

Başka bir insanın zihninden geçenleri hayal etmeye çalışmak ön beyin bölgelerini harekete geçirir ve başka bir kişinin zihin gözünden görmeye çalışma denemeleri, beyninizin bu bölgesini güçlendirir.

Yazarın önerdiği yöntemler bitmek bilmiyor 🙂 Şimdiki yöntem, bütünleştirmenin uyumunu hissetmek. Hem kendinle hem de başkalarıyla ilişkilerde uyum halinde olmanın nasıl hissettirdiğini anlamaya davet etmiş yazar. Gün içinde çelişen ihtiyaçlar için farklı zaman dilimleri ayırmayı önerirken, bu koordinasyonun dengesinin, derin bir esneklik, uyabilirlik, bağlanmış, enerjik ve kararlılık hissi oluşturulduğunda ortaya çıkabileceği belirtilmiş.

Bir başka uygulama, kontrol etmek istiyorsan isimlendir. Beyinde bir duyguyu isimlendirmenin, onu yatıştırmaya yardım edeceği, bunu başkalarıyla paylaşmanın ise, çok korkutucu anları bile anlaşılabilir ve travma yaratmayacak hale getireceği anlatılmış.

Karmaşa ve katılığı fark etmek ve zihni dengelemek bir diğer yöntem. Karmaşık veya katı bir anınızın hatırası gözünüzün önüne geldiğinde yapmanız gereken basit bir uygulamadan bahsetmiş yazar. Bir elinizi göğüs bölgenize -kalbinizin üstüne gelecek şekilde-, diğer elinizi de karın bölgenize koyarak, iki elinizi de bastırıp ne hissettiğinize bakmanız, ardından ellerin yerini değiştirerek tekrar bastırıp yeniden bakmanız ve hangisinde kendinizi iyi hissettiğinize karar vermenizi tavsiye etmiş. Ve iyi hissettiğiniz alanda kalmanın sakinleştirici gücüne değinmiş.

Ergenlikte, düşünmeden verilen kararların yaratabileceği olaylara örnekler veren Siegel, beynin yüksek kısımlarındaki belirli liflerin, dürtü ile harekete geçme arasında zihinsel bir boşluk oluşturacak şekilde çalışması durumunda bu dürtülerin duraklatılabileceği bilgisini veriyor. Bu kural koyucu liflerin, dopamin ödül sisteminin harekete geçme emrine karşı koymak üzere ergenlik döneminde gelişmeye başlaması bunun sonucunda ani harekete geçmede azalma görülmesi iyi haber.

Yazar bir başka araştırmada ise, ergenlerdeki riskli davranışların hormon dengesizliklerinden ziyade, gençlik yıllarında baskın olan pozitif önyargıyı oluşturan aşırı rasyonel karar vermeyi destekleyen korteks mimarisiyle birleşen beynimizdeki dopamin ödül sistemiyle ilgili olduğunu belirtiyor.

Ergenlikte riskli davranışlar iki şekilde ortaya çıkar: Aşırı rasyonellik veya muhtemel eksilerin dikkate alınmaması ve ani karar vermek yahut kendini kaybetmek.

Çocukluk döneminde sinir hücrelerinde ve onların bağlantılarındaki artışın, kız çocuklarında 11, erkek çocuklarda 12,5 yaşına kadar devam ettiğini vurgulayan yazar, ergenlikle birlikte yoğun bir biçimlendirme dönemine girildiği ve fazlalıkların budandığını söylüyor. Hangi sinirsel devrelerin budanacağını tecrübeler belirlediğinden, bu dönem yeni yetenek geliştirmek için başlanması gereken dönem olarak belirtiliyor. Ayrıca bu dönemde beyinde bir başka değişiklik daha oluyor. Bağlantılı sinir hücreleri arasındaki zarları kaplayacak şekilde, bilgi akışının daha hızlı ve senkronize olabilmesi için miyelin kılıfı oluşuyor.

Bu iki temel değişiklik -budama ve miyelinleşme- ergen beyninin daha bütünleşik hale gelmesine yardım eder. Bütünleşme, yani farklı bölümlerin birbirine bağlanması, beynin kendisinde koordinasyonun artmasını sağlar.

Budama ve miyelinleşmenin beyinde bütünleşme oluşturmasıyla biz de özlü düşünme yeteneğini geliştiririz.

Yazar, ergenlerin bazı şeyleri yeni yollarla yapmak için ortaya koyduğu inovasyon ve yaratıcılık isteğini kabullenmenin değerinden bahsederken, kabullenmenin, sınır koymamak değil, arkasındaki niyeti görmek anlamına geldiğini vurguluyor. Ergenliğin sürekli denemeler yapılan bir dönem olduğu, yetişkinlerin buna mani olmaları durumunda, yenilik isteğinin engelleneceği ve ergenlerin hayal kırıklığına uğrayacağı, bunun sonucunda ise iletişimi kesecekleri söyleniyor.

Ergenlik dönemine geldiğimizde eski zihin yapımızdan yenisine geçiş yaparız ve ergen zihnimiz pozitif güç ve yaratıcılıkla doludur. Bu gücü hepimizin kabul etmesi gerekir. Bir ergen yahut yetişkin olarak buradaki anahtar, o potansiyelden istifade ederek gücün ortaya çıkmasına yardım etmektir.

Yazar beynin el modelinden bahsetmiş. Daha önce “Bütün Beyinli Çocuk” kitabında da bahsettiği bu konuyu orada özetlediğim için tekrar ayrıntıya girmeyeceğim. Dilerseniz oradan okuyabilirsiniz.

Yetişkin ya da ergen olsun, prefrontal korteksin sakinleştirici etkisinin ortaya çıkması için, iyi uyku, iyi beslenme, baskıdan ve ajitasyondan uzak bir yaşamın gerekliliğinden bahseden yazar, prefrontal bölgenin, empati kurabilmek için diğer insanların, ahlaklı yaşamak için bizlerin ve iç görü için de kendimizin zihin haritasını yaptığını belirtiyor.

Bilgi akışının beş farklı bölgesi prefrontal bölge tarafından koordine edilir ve dengelenir. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Korteks, limbik bölge, beyin sapı, beden ve sosyal dünya. Bilgi akışının bu farklı kaynaklarının bir araya gelmesine “bütünleştirme” diyoruz. Bütünleştirme, farkındalık, derin düşünce, planlama, karar verme, empati ve hatta ahlak -toplumun genel iyiliğini düşünme- fonksiyonlarının kaynağıdır.

Prefrontal kortekste yer alan bütünleştirici liflerin gelişimini destekleyebileceğimizi belirten yazar, başkalarıyla pozitif iletişim kurmak ve kendi kendini değerlendirmenin, prefrontal bütünleştirmeyi artırmanın iki yolu olduğunu söylüyor.

Siegel’in Zihinsel Görüş Aracı olarak bir diğer önerisi İçsel Zaman geçirmek. Kişinin kendine zaman ayırarak dikkatini iç dünyasına yoğunlaştırmanın, kendi beyninizle bütünleşme sağlayacağını söylüyor. Zihnimizi eğitmek için dikkatimizi yoğunlaştırmamızın meditasyon olarak adlandırıldığı ve zihinsel farkındalık meditasyonuyla ilgili çalışmaların, bunun sağlıklı vücut, zihin ve ilişkileri desteklediğini yönünde olduğunu belirtiyor.

Araştırmalar anı yoğun bir şekilde yaşadığımızda kromozomlarımızın hayatı muhafaza eden uçlarını tamir eden telomeraz enziminin seviyesinin yükseldiğini göstermiştir. Hayatın günlük stresi ve doğal yaşlanma süreci dolayısıyla bu kromozom uçları yavaş yavaş eksilir. Telomeraz enziminin artması, daha uzun ve sağlıklı yaşamamıza yardımcı olur. Bazı insanlar tabii olarak anı yaşayabilir; diğerleri bunu zihinsel farkındalık eğitimiyle öğrenebilir. Zihinlerini farkındalık yönünde eğitebilenlerin anı yaşayabilme seviyeleri gelişmiş, bağışıklık sistemleri daha iyi çalışmış ve telomeraz seviyeleri artmıştır. Şaşırtıcı ama doğru: Zihninizin dikkatini içinize yoğunlaştırmanız, vücudunuzdaki sizi daha sağlıklı yapan molekülleri değiştirebilir ve hücrelerinizin ömrünü uzatabilir.

İçsel Zaman pratiği için ilk önerdiği yöntem Nefes Farkındalığı. Yönlendirme için bir metin paylaşmış yazar. Bu metni ses kaydı haline getirebilir ya da İngilizce biliyorsanız, yazarın kendi sitesindeki ses kaydını kullanabilirsiniz.

Bu pratik tekrar tekrar yapıldığında beynin sadece dikkatle değil, duygular ve empatiyle ilgili önemli kısımlarının da gelişmesini sağladığı gözlemlenmiştir. Bunlar bütünleştirici devrelerdir, dolayısıyla bu basit nefesle zihinsel farkındalık egzersizi beynin bütünleşmesine yardımcı olur. Bu, beyin sağlığının bir şeklidir, zihinsel direnç elde etmek için bir yoldur.

Yazar, zihinsel görüş merceğini inşa etmek için gereken üç ayağı şöyle belirlemiş: Açıklık, Objektiflik, Gözlem.

İçsel zaman pratiği için önerilen bir diğer yöntem ise Farkındalık Çarkı. Ortada bir merkez var ve tellerle dış çembere bağlanıyor. Dış çemberin unsurları, ilk beş duyu (dış dünya), altıncı duyu (vücut), yedinci duyu (zihinsel faaliyet) ve sekizinci duyu (ilişkiler) dan oluşuyor.

Yazar, nefes farkındalığını 1-2 hafta yaptıktan sonra, Farkındalık Çarkı çalışmasına başlanmasını öneriyor. Gene bir metin vermiş ve dilerseniz ses kaydı alabileceğinizi ya da sitesindeki kaydı kullanabileceğinizi söylemiş. Ben bunlar için kendi ses kaydımı oluşturdum ama uygulamaya geçemedim 😦

Anne babamızla ve çok küçükken bize bakan insanlarla olan ilişkilerimizin karakterimizi doğrudan şekillendirdiğini söyleyen yazar, bağlanma şekillerine ayrıntılı olarak yer vermiş.

Yakın ilişkiler bizi hayatımız boyunca şekillendirir. Sağlıklı bir zihni destekleyerek ve beynimizin bütünleşmesini sağlayarak hayatımızı zenginleştiren bağlantılarımızın temelleri hakkında bilgi sahibi olmak, yaşımız ne olursa olsun bizim için en iyi olan ilişkileri geliştirmemizde bize rehberlik eder. Hayatımızın ilk on yılındaki tecrübelerimizin ileride kim olacağımız üzerinde önemli etkileri vardır. Arkadaşlıklarımız, okuldaki tecrübelerimiz, katıldığımız faaliyetler ve aile üyeleriyle ilişkilerimiz ergenliğe giden yıllarda beynimizin gelişimini etkiler. Bu erken yıllardan sonra bile, ilişkiler büyümemizde ve gelişimimizde önemli rol oynamaya devam eder.

Bağlanma modellerimizi, güvenli ve güvensiz bağlama olarak ikiye ayıran yazar, farklı insanlarla farklı bağlanma modelleri geliştirebileceğimizi söylüyor. Şayet güvensiz bağlanmaların olduğu bir geçmişe sahipsek, güvenli bağlanmaya geçebilmek için, beyinde bütünleşmeyi gerçekleştirebileceğimizi ve bunun her yaşta mümkün olduğunu belirtiyor.

Bilimsel çalışmalar; güvenli bağlanmanın, vücudun yönetilmesini, kendine ve başkalarına uyum sağlamasını, duyguların dengelenmesini, esnek olunmasını, korkuların yatıştırılmasını, kendinin anlanmasını, başkalarıyla empati kurulmasını ve iyi bir ahlaki temele sahip olunmasını içeren prefrontal fonksiyonlarla ilişkili olduğunu göstermiştir.

Ergenliğe güvenli bir bağlanma modeliyle girmenin, ergenlik dönemini daha kolay geçirme ihtimalini arttıracağı, ancak ergenlikle birlikte baş edilmesi gereken başka sorunlarda ortaya çıkacağından, dayanıklılığın önemi vurgulanmış.

Güvenli bir bağlanma geçmişine rağmen bu sıkıntılar ortaya çıkabilir. Zira güven yanında mizacımız, sosyal ilişkilerimiz, sosyoekonomik statümüz, genetiğimiz ve vücudumuzdaki dopamini aktifleştiren madde kullanımımız gibi faktörler de gelişimimizi etkiler. Araştırmalar, vücudumuzun dopamini, serotonini ve oksitosini işleyiş şeklini etkileyen genetik yapımızdaki farklılıkların hayatta karşımıza çıkan zor durumlarda nasıl davranacağımıza doğrudan etkisi olduğunu göstermiştir.

Yazar, bakım verenlerimize bağlanma şekillerini de dörde ayırmış:

Güvenli Model: Ebeveyninizle olan ilişkinizde görüldüğünüzü, güvende olduğunuzu ve rahatlatıldığınızı düzenli bir şekilde hissettiyseniz güvenli bağlanma modeline sahip olursunuz. Bu güvenli model, duygularınızı dengelemenizi, kendinizi anlamanızı ve diğer insanlarla her iki taraf için de kazançlı ilişkiler kurmanızı sağlar.

Kaçıngan Model: Ebeveynlerinizin biri veya her ikisi tarafından görülmediğinizi yahut sakinleştirilmediğinizi defalarca tecrübe etmişseniz, bu güvensiz ilişki Kaçıngan Bağlanma olarak isimlendirilir.

İkircikli Model: Ebeveynin çocuğa karşı tutarsız yahut müdahaleci olması durumunda ortaya çıkar. Görülme, güven hissi verilme ve sakinleştirilme düzenli bir şekilde olmaz. Ebeveyninizle tekrar buluştuğunuzda ona gidersiniz ama sizin rahatlama ihtiyacınızı karşılayıp karşılamayacağından emin olamadığınız için ona yapışırsınız. Belki karşılayacaktır, belki de karşılamayacaktır. En iyisi ona sarılmaktır!

Dağınık Model: Bağlanma figürünüzden korkmanızın oluşturacağı bir problem, bunun beyninizde birlikte çalışamayan iki farklı devreyi aktif hale geçirmesidir. Biri, hayatta kalma içgüdüsünü harekete geçiren beyin sapı devresidir. Bu, sizin korkuya reaksiyon olarak kaçmanızı yahut donup kalmanızı sağlayan devredir. Bu terör kaynağından kurtulun! İkinci devre limbik temelli bağlanma sistemidir ve bu korktuğunuzda, korunmak ve sakinleştirilmek üzere, bağlanma figürünüze doğru gitmenizi sağlar. Buradaki problem, hem bağlanma figürünüze doğru gidip hem de ondan uzaklaşamayacağınızdır. Dolayısıyla bir bağlanma figürü terör kaynağı olduğunda parçalara ayrılmış gibi oluruz. Bu dağınık yaklaşım bizi korunmasız kılar. Duygularımızı dengelemekte, başkalarıyla iyi ilişkiler kurmakta ve hatta baskı altında doğru düşünmekte başarılı olamayız. Dahası, dağınık bağlanma şuurumuzdaki devamlılığın parçalanmasına neden olur, buna “çözülme” denir.

Tüm bunların yanında, bağlanmanın güvenli ya da güvensiz olmadığı bir durumdan da bahsediyor yazar:

Tepkisel Bağlanma: Hayatımızda düzenli bir şekilde bağlanabileceğimiz bir figür olmayabilir. Bu durumda tepkisel bağlanma ortaya çıkabilir ve duygularımız ve ilişkilerimizde sıkıntılar yaşayabiliriz, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerimizde insanlarla hızlı bir şekilde ilişki kuramayız. Tepkisel bağlanma, hayatında bağlanabileceği bir figür olmayan bir çocuğun elinden gelenin en iyisini yapması olarak düşünülebilir. Bu güven ya da güvensizliğe bir reaksiyon değildir. Bu yoksunluk ve onunla birlikte gelen “dağınıklık”, daha önce bahsettiğimiz güvensiz bağlanma modellerinden farksızdır.

Kitapta, kendi bağlanma modellerimizi tespit edebilmek için bir yığın soru örneğine yer verilmiş. Ancak bir uzman yardımı olmadan bunları tahlil etmek zor.

Araştırmalara göre çocukluğumuzdaki bağlanmalarımızla ilgili ne kadar tutarlı hikayelerimiz olursa ve hayatımızın erken dönemindeki tecrübelerimizin bizi nasıl şekillendirdiğini ne kadar iyi anlayabilirsek kendi çocuklarımız bize o derece güvenli bir şekilde bağlanacaktır ve bizim diğer insanlarla olan ilişkilerimiz o kadar iyi olacaktır. Kendi hayat hikayemiz tutarlı olduğu takdirde biz de bize bağlananlara görülme, emniyette olma, rahatlama ve güven sağlayabiliriz. Ve güvenli bağlamayla büyümüş çocuklar da kendi hayatlarını anlayabilecek ve tutarlı hikayeler oluşturabilecektir. Geçmişte, şu anda kim olduklarını ve gelecekte kim olacaklarını bilirler. Kendileri olmanın ve başkalarıyla anlamlı ilişkiler kurmanın yollarını bulacaklardır. Hayatınızı anlamanın dünyaya faydası budur. Güvenli bağlanma işte bunu sağlar -kendi hayatınızı anlamanın bütünleşik yolunu öğrendiğinizde kaç yaşında olursanız olun.

Gene de bu değerlendirmelerin nasıl yapıldığı ile ilgili bilgiler verilmiş. Örneğin güvenli bağlanan kişilerin, çocukluk döneminde yaşadığı olayların iyi ve kötü yanlarını tutarlı bir şekilde değerlendirdikleri görülmüş.

Kaçıngan bağlananlar ile ilgili verilen şu bilgi çok ilginç geldi bana:

Kaçıngan hikayenin en önemli göstergesi kişilerin aile hayatlarına dair hiçbir şey hatırlamadıklarını ve aile hayatlarının onların gelişimini etkilemediği konusundaki ısrarlarıdır.

Kaçıngan bağlanma sahibi kişilerin beyinlerinin sağ yarım küresinin daha az geliştiğini vurgulayan yazar, otobiyografik hatıralarımızın, duygusal ihtiyaçlarımız ve hislerimizin beynin sağ yarım küresinde tutulduğu ve bu sebeple kaçıngan modele sahip kişilerin, ihtiyaçlarını hissetmediği ve yaşadığı tecrübeleri hatırlamadığı çıkarımını yapıyor. Bir anlamda bu kişiler, içlerine bakamıyorlar.

Bağırsaklarımızdan ve kalbimizin etrafındaki sinirsel devrelerden gelen sinyaller, yani içimizden gelen ses ve kalbimizden gelen duyular, yükselerek ağırlıklı olarak beynimizin sağ tarafında toplanır, zira vücudumuzdan gelen bu tür verileri prefrontal korteks alır. Bilmenin bu tür kaynakları kaçıngan modele sahip kişilerce pek tecrübe edilmez.

Biliyorum, özet özetlikten çıktı 🙂 Ama mutlaka bunu da yazmalıyım dediğim öyle çok bölüm var ki. Buraya kadar okuyan belki olmayacak ama zaten asıl amacım kendime hatırlatmak değil mi zaten. Bu arada okuyup faydalanan olursa da ne mutlu bana 🙂

Korteksin sağ tarafı sadece otobiyografik bilgimizin temel kaynağı değil, aynı zamanda vücudumuzun tamamına ilave olarak altkortikal bölgeden doğrudan veri alınmasında da baskındır. Evet, tahmin etmişsinizdir; beyninizin sağ tarafının “daha duygusal” olduğu ve altkortikal bölgeden ve vücuttan gelen verilerin duygusal hayatımızı daha doğrudan, anında ve güçlü bir şekilde şekillendirdiği düşünülür. Beynin sağ tarafı vücudun iç kısmının tamamını haritalar, ancak sol taraf bunu yapmaz. Bunun anlamı; önsezimizin, yani kaslarımızdan, kalbimizden, bağırsaklarımızdan gelen vücudumuza ait verilerin bilgeliğini alışımızın öncelikle korteksimizin sağ tarafını etkilediğidir. Korteksin sol tarafında da duygular vardır ama bu farklı şekilde tecrübe edilir, zira bu kısım altkorteks bölgesi tarafından sağ taraf kadar etkilenmez.

Gelelim ikircikli bağlanma modeline sahip kişilerin verdikleri cevapların yorumlanmasına.

İki yarım küre koordineli bir şekilde çalışmadığında birinin yokluğunda diğeri aşırı baskın hale gelebilir, çünkü beynin iki yarım küresi birbirini dengeler. Bu durumda ikircikli hikayenin karakteristik bulguları, sorulan soruyla ilgisi olmayan pek çok otobiyografik ayrıntının akla gelmesidir. Görüntülerin ve duyguların bu üşüşmesi, sağ taraf aktif hale gelirken sol tarafın bunu dengelemek üzere harekete geçmemesinin göstergesidir. Beynin sol tarafının, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini dili kullanarak doğrusal ve mantıklı bir şekilde açıklayan hikayeleştirmenin kaynağı olduğu düşünülür. Ancak söz konusu olaylar otobiyografikse sol taraf tutarlı bir hikaye oluşturabilmek için sağ tarafın işbirliğine ihtiyaç duyar.

İkircikli bağlanma hikayelerinde beynin sağ tarafının, adeta sol tarafın sorulara cevap vermesini baskıladığı söylenebilir.

Dağınık bağlanma modelinde ise, özellikle kayıpla veya tehditle ilgili sorular sorulduğunda cevapların dağınıklaştığı ya da karmaşıklaştığını söylemiş yazar. Verdiği örnekte anlatımın geçmiş zamandan şimdiki zamana kaydığına dikkat çekmiş.

Bazen çok belirgin olan bazen olmayan bu özellikler bütünleşik olmayan bir beynin fonksiyonunun göstergesidir. Beynin sol tarafı hikayeyi anlatmak isterken şaşırır ve konuyu yahut zamanı karıştırır. Beynin sağ tarafı geçmişte yaşananları karışık bir şekilde gönderir ve bunlarda sol beyin tarafından kolayca çözülemez. Hem sağ hem sol beyinle çalışan prefrontal korteks tarafından yönetilen zaman kavrayışı kaybolur ve geçmiş şimdiyle karışır. “Örtülü hatıraların” ham halleri, vücuttan ve duygulardan, görsellerden ve hatta davranışlardan gelen hislerle bilincimize bunlar şimdi oluyormuş izlenimini verir. Bunlar başımızdan geçen ve çözümlenmemiş hadiselerin sonuçlarıdır. Hikaye bir kayıp yahut travma üzerinde yoğunlaşınca bu bütünleşik olmayan hal ortaya çıkar. Bu anlarda kişinin, beynin sol tarafının sağ tarafla birlikte çalışması, hafıza katmanları arasındaki bağlantılar, prefrontal koordinasyon ve denge gibi bazı sistemlerinde tıkanmalar meydana gelir. Bu durum için kullanılan araştırma terimi “çözümlenmemiş travma veya kayıp-dağınıklık”tır ama biz basit olarak “dağınık” bağlanma modeli diyeceğiz.

Sahip olduğunuz bağlanma modelinin kaderiniz olmadığını söyleyen Siegel, bunu aşmak için yapılabilecekleri anlattığı bir bölüm hazırlamış. Eğer herhangi bir güvensiz bağlanma modeline sahipseniz, bu model size hizmet etmiş ve hayatta kalmanızı sağlamış demektir. Bu, diğer insanlardan kopuk olmayı da beraberinde getirir. Ancak ona ihtiyacınız kalmadığında değiştirmeniz de söz konusudur.

Kaçıngan bağlanmaya sahip kişilerde, hayatlarının fiziksel ihtiyaçları karşılanmış olmasına rağmen, duygusal alanlarının eksik bırakıldığı görülür. Böylece onlar da içe dönmekte ve ihtiyaçlarını fark etmekte, dile getirmekte ve yardım istemekte zorluk yaşarlar.

Bu durumla baş etmek için, beyninizin, kişinin kendisinin ve başkalarının içsel dünyasına yoğunlaşmasını sağlamak için, beynin sağ yarım küresi ile bağlantı kurması gerekir. Yazar, tecrübeye dayalı öğrenmenin eksik olması durumunda, beynin sağ yarım küresinin az gelişeceğini söylüyor. Beynin sol yarım küresinin baskın olmasının anlamını bilimsel olarak şöyle açıklamış:

Sadece sol yarım küre aktif ve baskın olduğunda dışa yoğunlaşırız, mantıksal yaklaşıma önem veririz, bağlamdan kopuk oluruz ve dünyada doğrusal bir şekilde yaşamakla karakterize ediliriz. “Doğrusal” olmak bir şeyin başka bir şeyi takip etmesi anlamına gelir. “Bağlamdan kopuk olmak” büyük resmi görememek demektir. Sol yarım kürenin baskın olduğu bir beyin; bir durum ortaya çıkarken onu anbean içinde bulunduğu şartlara göre anlamak yerine, hadiselerin doğrusal olarak, belli bir sırada, sınırlanabilecek, tahmin edilebilecek, parçalara ayrılabilecek, analiz edilebilecek ve sonunda da mantıkla anlaşılabilecek şekilde ortaya çıkmasını bekler. Şayet bu, kaçıngan bağlanmayla yetiştirilmiş bir çocuk olarak sizin için başlangıç noktası ise vücutsal, duygusal ve başkalarıyla ilişkilerinizde çok yoğun tecrübelerle geçecek ergenliğinizin zorlu olacağı söylenebilir. Hayatın bu farklı kısımlarının her birinin -vücut, duygular ve başka zihinlerin kişiler arası dünyası- beynin sağ yarım küresine göre var olma üzerinde önemli bir rolü vardır. Eğer şimdiye kadar size daha çok beyninizin sol yarım küresini geliştirecek ilişkiler ortamı sağlandıysa şimdi kendinizi dengelemenizin ve beyninizin her iki yarım küresini geliştirmenizin tam zamanıdır. Bütünleşme tam anlamıyla budur.

Kaçıngan bağlanma geçmişine sahip olanların kullanabileceği bazı yöntemlere de yer verilmiş kitapta. Bunlar, içe bakma, duygu okuma, deneyimleri ayrıntılı yazma, basit kelimelere ses tonu ile farklı anlamlar yükleme gibi deneyimler. Tekrarın öneminden de bahseden yazar, özellikle şu dokuz temel duygu üzerinde çalışmayı öneriyor: Sevinç, heyecan, sürpriz, üzüntü, korku, kızgınlık, tiksinme, suçluluk ve utanma.

Verdiğiniz cevaplardan, bağlanma modelinizin, kaçıngan modelin tam aksi olan ikircikli bir model olduğunuz anlaşılmış olabilir. Yazar ikisi arasındaki ilişkiyi şu şekilde tanımlamış:

Kaçınma duygusal çölde yaşamaksa ikirciklik bir duygu sisi, hatta zaman zaman bir fırtına içinde yaşamak gibidir.

Yazar sık sık, ebeveynlerin ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıklarını, onların da ailelerinden aldıkları modelin bu olabileceğini hatırlatıyor. Çocukların, ebeveynlerinin karmaşık duygularını istemeyerek de olsa alıcı duruma geldiklerini ve bunun sonucu olarak da, çocuğun, hem kim olduğunun doğru bir şekilde anlaşılamadığını hissetmesi, adeta görünmez olması, hem de gerçekte hissetmediği duyguları içselleştirmek zorunda kalmasının yarattığı kafa karışıklığı ile yaşamasının zorunda kaldıklarını vurguluyor. Bu bağlanma modelinde bir rahatlama ve güven bulunamadığından, ilişkilerin düzgün bir şekilde yürüyeceğine dair içsel bir his yoktur.

Kendinizi sıklıkla sol yarım küre tarafından dengelenmemiş bir şekilde duygularınızla dolmuş bir halde buluyorsanız değerlendirme sorularına cevap verirken duygusal durumunuzun etkisinde kalmış olabilirsiniz. İkircikli bağlanma modeline sahip kişiler görüşme sorularını cevaplarken özel alanlarına müdahale edilmiş gibi görünürler. Bu durum, sol beyin yarım küresinin sakinleştirici etkisi olmadan sağ beyin yarım küresinin baskın hale geçmesiyle açıklanabilir. Beynin sol tarafı, fazlasıyla aktif olan sağ tarafın bombardımanıyla başa çıkamaz ve neticede resimler, duygular, vücutsal hisler ve dağınık otobiyografik hatıra parçaları sol tarafın o kişiye ait hikayeyi doğrusal, dile dayalı ve mantıklı bir şekilde anlatmasına mani olur. Sağ yarım kürenin, annenizin kardeşinizi daha çok sevdiği hatırası, sol yarım kürenin görüşme sorularına yoğunlaşmasına engel olur. Vücudunuz gerginleşir, duygularınız söyleyeceklerinizin berraklığını ve tutarlılığını etkiler. Araştırma laboratuvarlarının ötesinde bunun günlük hayattaki anlamı ikircikli bağlanma modeline sahip kişilerin, başkalarıyla olan iletişimlerini “boğucu” ve “stresli” bulmalarıdır. Korku ve kızgınlık, güven ve rahatlık ihtiyacıyla karışır.

İkircikli bağlanma modeli geçmişine sahip olanların, bu durumu değiştirmek için yapabileceği bazı yöntemleri sıralamış yazar. Duygularını isimlendirmek, günlük tutmak, farkındalık çarkı uygulaması ve içsel gözlem bunlardan bazıları.

Bu üç düzenli bağlanma modelinin dışında kalan dağınık bağlanmaya geldi sıra. Farklarını kısaca yazmış yazar. Biliyorum çok uzadı ancak tekrar ettikçe bende anlamları daha iyi oturuyor.

Bütünleştirici fonksiyonuyla güvenli bağlanma, beynin sol tarafının baskınlığıyla fonksiyon gösteren ve bağlanma ihtiyacınızı minimize eden kaçıngan bağlanma, beynin sağ tarafının baskın olduğu ve bağlanma ihtiyacınızı maksimize eden ikircikli bağlanma. Bazılarımız için bizi yetiştirenlerle olan korkutucu ilişkilerimiz dağınık bağlanma sonucunu doğurabilir ve zihnimizin dissosiyatif hale gelmesine neden olabilir. Çocukluğumuzda bu korkutucu tecrübelere bir çözüm bulamadığımız ve dağınık bir bağlanma modeline sahip olduğumuz gibi şimdi de davranışlarımız ve kullandığımız dil dağınık olabilir. Bir şeyleri anlatırken yönelim bozukluğu görüldüğünde bu, çözümlenmemiş bir travma yahut kayıp olduğunun göstergesidir.

Yazar dissosiasyon ve çözümlenmemiş travmanın bir özelliğinin, örtülü hafızadan açık hafızaya geçişinin tıkalı olduğunu söylüyor. Bundan sonra yazılanlar bir hayli ilginç:

Bu tıkanma oluştuğunda saf ve bütünleşmemiş haliyle örtülü hafızanın karakteristik bir özelliği geçmişten gelmiyormuş gibi etiketlenmesidir. Dolayısıyla dağınık bağlanma ve çözümlenmemiş travması yahut kaybı olan bir kişi, bu tecrübeleriyle ilgili sorulara cevap vermeye çalıştığı zaman ham ve örtülü hatıralar aklına gelir ve o kişi bunlar şimdi oluyormuş gibi hislerle, duygularla, görüntülerle ve davranışlarla dolar. Bunların geçmişten görüntüler veya duygular olduğuna dair bir algı yoktur. Çözümlenmemiş travma yahut kayıp bu algıyı oluşturabilir ve kişi kendisine müdahale edilmiş, şaşkın ve hatta korkmuş hissedebilir. Bazen kişi, olayı aynı şekilde tekrar yaşıyormuş gibi hisseder ama geçmişten gelen bir şey olduğunu anlayamaz. Yoğun bir görüntü veya duygu, vücutsal bir his veya dürtü hisseder. Bunlar hep kişinin hikayesini anlatırken ortaya çıkan oryantasyon bozukluğunun parçalarıdır. Normal hayatını yaşamak bile -mesela ebeveyninizin yaptığı gibi birisinin size kızması- kayıp yahut travma dönemlerini hatırlatabilir ve bu da sadece o örtülü duyguları ve duyuları değil, aynı zamanda içsel tecrübelerin dağılmasını ve çözülmeyi tetikleyebilir.

Dağınık bağlanma geçmişine sahip olanların güvenli bağlanmayı geliştirebilmeleri için bir takım önerilerde bulunmuş yazar. Bunlardan bazıları şöyle: Günlük tutmak (özellikle iç dünyanızda parçalanma hissettiğinizde), çocukluğa dair korku, reddedilme, ihmal anlarını düşündüğünüzdeki hislerinize yoğunlaşmak, içsel tecrübelere açık olmak, bunalmış hissettiğinizde, sol eli sağ omuza, sağ eli sol omuza koyup hafifçe sallanarak yapılan kelebek kucaklaşması ve nefes uygulamaları yapmak, profesyonel destek almak, problem olduğunu düşündüğünüz kişi ile yüzleşmek.

Yazar, Zihinsel Görüş Aracının 3.sünü, ara zaman ve reflektif konuşma olarak adlandırmış. Başkalarının hislerine, düşüncelerine, hatıralarına, inançlarına, davranışlarına ve niyetlerine yoğunlaşmanın, başkalarının sizin tarafınızdan “hissedildiklerini hissetmelerini” sağlayacağını söyleyen yazar, “ara zaman” diye adlandırdığı bu duygunun, bu birleşme hissinin yakın ilişkilerin yolunda gitmesi için önemli bir başlangıç noktası olduğunu söylüyor.

Başka bir kişi tarafından hissedildiğinizi hissettiğiniz -yani içsel dünyanızın, zihninizin başka birisi tarafından anlaşıldığını ve saygı duyulduğunu hissettiğiniz- ilişkiler sağlığın yapı taşlarıdır. Bazı arkadaşlarınızla olan ilişkilerin böyle olduğunu hissedersiniz ve hayatınızı çok pozitif etkiler. Başka bazı ilişkilerinizin ise nadiren böyle olduğunu, dahası kendinizi kötü hissetmenize neden olduğunu görürsünüz.

Bağlanma şeklimizin, reflektif düşünme yeteneğimizi de etkileyeceğini söyleyen yazar, bunun üstesinden gelebilme yöntemlerinden bahsediyor. İçsel reflektif düşünmeyi şu şekilde tanımlıyor:

Kendinize yoğunlaştığınızda içsel zihinsel hayatınız üzerinde reflektif şekilde düşünürsünüz. Yani vücudunuzun hislerini duyarsınız ve onların farkına varırsınız, duygularınızı hissedersiniz, düşüncelerinizi düşünürsünüz, hatıralarınızı hatırlarsınız. Sübjektif tecrübelerinizde meydana gelenlerin farkındalığınıza girmesine izin verirsiniz. Bu içsel reflektif düşünmedir.

Başkalarının içsel dünyaları ve onlarla nasıl iletişim kuracağımız üzerine reflektif düşünmeyi de şöyle tariflemiş:

Ara zaman oluşturmanın temel prensiplerinden biri, iletişime katılan herkesle içsel tecrübelerine yoğunlaşan bir reflektif konuşma yapmaktır. Reflektif bir konuşmada herkes ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neleri hatırladığını, ne umduğunu, neler hayal ettiğini, neye inandığını ve ne algıladığını rahatlıkla söyleyebilir. Bu konuşmalar bizi öyle bir şekilde birbirimizle irtibatlandırır ki hissedildiğimizi ve görüldüğümüzü hissederiz -yani otantik ve gerçek olduğumuzu hissederiz. Reflektif konuşmalar hayatımızı anlamlı hale getirir ve bizi bireysellikten kurtarıp daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu hissetmemizi sağlar.

Karşılıklı saygı göstermek ve nazik olmanın, etkin bir reflektif konuşmanın temel kaynağı olduğunu belirten yazar, birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi gözlemlememizin önemini vurguluyor.

Beyinle ilgili araştırmalar, kendimizle yahut başkalarıyla olan iletişimimiz üzerinde reflektif bir şekilde düşünmenin, prefrontal korteksi bütünleşik bir şekilde gelişmek üzere aktif hale getirdiğini göstermiştir.

Kendimiz ve ilişkide olduğumuz insanlar için dengeli bir zihinsel hayat oluşturabilmemizde, mevcut olmak (present), uyum sağlamak (attune), rezonans (resonate) ve güven (trust) kelimelerinden oluşan PART’ın çok yardımcı olacağını, bunun ebeveyn ile ergen çocuk arasında da çift yönlü bir tecrübe alanı oluşturacağını söylüyor.

Anı yaşamak, anda var olmak stresi azalttığı gibi, DNA sarmalının ucunda bulunan telomerlerin yaşlanmasını da geciktirir. Bu çalışmaların diğer bir sonucuna göre anı yaşamayı öğrenmenin bizi sadece daha sağlıklı değil, aynı zamanda da daha mutlu yapmasıdır.

Yazar ayrıca, bozulan ilişkilerin tamirinin önemi üzerinde de durmuş. Hangi yaşta olursa olsun önem verdiğimiz insanlardaki kırılmaların tamir edilmesi için reflektif düşünmenin önemi vurgulanmış ve ben dili kullanarak ve karşındakine dinlendiğine hissettirerek konuşmanın öneminden bahsedilmiş.

Bir çocuğun ve ergenin büyümesi ve gelişimi için en iyi ortamı oluşturabilmek üzere ebeveynlere en çok yardımcı olacak şeyin “anda olmak” olduğunu vurgulayan yazar bunu şöyle tanımlıyor:

Anda olmak, olana açık olmaktır. Anda olmak; olanı olduğu anda fark etmek, kendi iç zihinsel denizimize alıcı olmak ve başka insanların içsel hayatına uyum sağlamak demektir. Başkaları için onlarla anda olmak, onların iç dünyasında olanları anlamak, onların hissettiklerini anlamak için çaba göstermektir. Karşılıklı olarak görülmenin, güven duymanın, rahatlatılmanın ve emniyet hissetmenin merkezinde hissedildiğini hissetmek vardır. Hissedildiğini hissetmek, güvenli bağlanmanın temelidir. Aynı zamanda hayatımızın her döneminde sağlıklı ilişkiler kurabilmemizin temelidir.

Sevdiğimiz insanların genellikle problemlerini çözmelerini isteriz. Onlara bir ikilemi nasıl çözebileceklerini, bir anlaşmazlığı nasıl giderebileceklerini ve duygusal bir sancıdan nasıl kurtulabileceklerini göstermek isteriz. Ancak onların asıl ihtiyaç duyduklarını, yani hissedildiklerini hissetmelerini ve bizimle iletişim kurabilmelerini onlara sağlayabilmek için bu iyi niyetli şeyleri yapmamalı, bunun yerine sadece sevdiklerimizle anda olmalıyız.

Ebeveynler olarak ergenin dönüştüğü insanı kontrol edemeyeceğimiz konusunda uyaran yazar, ergenin bu dönemin aşamalarını geçerek ve tecrübelerini yaşayarak oluşturduğu kadere saygı duymamız gerektiğini vurguluyor.

Doksan saniye boyunca engellenmemiş bir duygunun kendini değiştirmeye başlayacağını hatırlatan Siegel, duyguyu kendimize dert edinmemizin ıstırabı doğuracağını ve o duygunun süresini arttıracağını söylüyor.

Bir duyguyu dert edinmeden ona bir alan tanımak onu “bahsedilebilir ve yönetilebilir” hale getirir.

Fred Rogers

Yazar, buluğ çağının başlamasıyla ergenin duygularında ve dürtülerindeki değişimlerden bahsettiği bölümde, bu yaştaki romantik ilişkilerin, kimliğini bulma önünde oluşturabileceği engeller konusunda endişelerini belirtmiş:

Bu yaşlarda tanışıp kendilerine kimliklerini bulmak için alan bırakmayan kişilerin yıllar, hatta on yıllar sonra yaşadıkları sıkıntıları biliyorum. Ergenlikteki olgunlaşma dönemi, duygusal hayatın, düşünmenin ve planlamanın özgür olmasına bağlıdır. Bağlanmalı olan ilişkiler, bazen buna ve temelde kişinin kendisini keşfetmesine engel olur.

Mizaçla ilgili araştırmalardan bahsedilen bölümde, çocuklar için gelişime yönelik temel çıktının, çocuğun nasıl bir mizaca sahip olduğu değil, ebeveynin çocuğun bireysel karakteristiklerini ne derece kabul ettikleri olduğu belirtilmiş:

Bir çocuk veya ergen olarak ebeveyniniz tarafından olduğunuz halinizle sevildiğinizi hissediyorsanız gelişmek için gerekli olan temele sahipsiniz demektir. Olduğunuz halinizle görülmeniz ve kabul edilmeniz kendiniz hakkında iyi düşünmenizi ve zihin direncinizin artmasını sağlar. Eviniz güvenli bir liman ve dünyayı keşfetmek için bir çıkış noktasıdır.

Yazar ergenlik döneminde karşılaşılabilecek durumlardan bahsederken, ilaç kullanımına da değinmiş. Bu dönemde kullanımı artıran dört temel nedeni şöyle sıralamış: Deneyim, sosyal ilişkiler, kendi kendini tedavi etme ve bağımlılık. Ergenlik döneminin madde bağımlılığına en yatkın olduğu dönem olduğunu vurgularken, değişen ergen beyninin, bağımlılığı körükleyen davranışsal ve psikolojik tepkileriyle ilaç kullanımına karşı korunmasız olduğunu; alkol ve ilaç kullanımına ergenliğin ne kadar erken döneminde maruz kalınırsa, bağımlı hale gelme olasılığının o kadar yüksek olacağı belirtilmiş.

Bağımlılık, bir faaliyetin veya maddenin beyin sapında veya limbik bölgede oluşturduğu dopamin salgılanması nedeniyle korteksimizin bize zarar vermesine rağmen bazı davranışlarda bulunmamıza karar vermesidir.

Yazar bağımlılık döngüsünü de şöyle ifade etmiş:

İnsanlarla yapılan araştırmalar, dopaminin sadece uyuşturucu alındığında değil, onu almayı planlarken, uyuşturucuyu düşünürken, uyuşturucu kullanmış kişilerle birlikteyken, uyuşturucunun alındığı mekandayken, uyuşturucu almaya hazırlanırken bile salgılandığını göstermiştir.

Yazar, vücudunuzu sağlıklı, zihninizi güçlü tutmaya ve beyninizin de hayatınız boyunca bütünleşik bir şekilde gelişmesine yardımcı olacak, bilimsel olarak kanıtlanmış günlük olarak yapılabilecek yedi aktivite belirlemiş. Buna da sağlıklı zihin tabağı adını koymuş. Bunlar şöyle sıralanmış:

  • İçsel zaman
  • Uyku zamanı
  • Yoğunlaşma zamanı
  • Dinlenme zamanı
  • Oyun zamanı
  • Fiziksel aktivite zamanı
  • İlişki kurma zamanı

Yazar tüm bunlara, zihinsel görüş uygulamaları olarak yer vermiş. Bende kısaca bahsedeyim:

İçsel Zaman: Düzenli şekilde geçirilen içsel zaman uygulamalarının beyindeki liflerin, özellikle de dikkati, duyguları ve düşünmeyi düzenleyen liflerin, büyümesine yardım ettiği, bunun yanında empati ve şefkati de geliştirdiği söylenmiş. İçsel zamanı, kendi iç dünyanız üzerine düşünmek olarak tarif eden yazar, bunun kolay yolunun hissettiklerine, gözünün önüne gelen resimlere, duygu ve düşüncelerine dikkat etmek olduğunu söylemiş.

Uyku Zamanı: Gençlerin çoğunun sekiz ila dokuz saat onbeş dakika, yetişkinlerin çoğunun da yedi ila dokuz saat uykuya ihtiyaç duyduklarını söyleyen yazar, optimal beyin gelişimi için, gün içinde öğrendiklerinizin optimal şekilde pekiştirilmesi için, zindelik maksadıyla optimal insülin fonksiyonu ve yediklerinizin sindirilmesi için, hastalıklarla savaşmak üzere bağışıklık sisteminizin optimal şekilde çalışması için, hayatın zorluklarıyla baş edebilmek üzere strese karşı optimal cevabı verebilmek için ve dikkatinizi toplayabilmek, düşünebilmek, hatırlayabilmek, problemleri çözebilmek, duygularınızı yönetebilmek ve ilişkide olduğunuz insanlarla doğru bir şekilde bağlantı kurabilmek maksadıyla yeteneklerinizi geliştirmek üzere zihninizin optimal bir şekilde çalışabilmesi için kesintisiz olarak belirtilen süreler kadar uyunması gerektiğini vurguluyor.

Yoğunlaşma Zamanı: Beynimizin, dikkatimizi bölünmeden yoğunlaştırdığımız zamanlarda geliştiğini belirten yazar, beynin bir seferde tek bir şeye yoğunlaşacak şekilde inşa edildiğini, böylece o bir şeyi ayrıntılı şekilde inceleyip, benzer ve farklı şeylerle bağlantı kurduğunu ve daha sonra bütün bu sinirsel ateşlemeleri uzun dönemli yapısal değişimler haline getirdiğini söylüyor. Bir iş yaparken başka bir şeyle uğraşılması halinde bu yapısal değişiklikler meydana gelmiyor ve sonuç olarak uzun dönemli öğrenme gerçekleşmiyor.

Dinlenme Zamanı: Herhangi bir planımızın olmadığı, bir şeyleri başarmaya çalışmadığımız, yapmamız gereken bir şeyin olmadığı zaman olarak tanımlamış yazar. Günlük olarak bir beyin molası vermek ve sadece gevşemek için vakit ayırmanın önemini dile getirirken, bilinçli olarak herhangi bir hedef belirlememenin dinlenme zamanının hedefi olduğunu söylemiş.

Oyun Zamanı: Beyin konusunda gülmenin çok önemli olduğu, içimizden geldiği şekilde davrandığımızda beynimizin geliştiğini söyleyen yazar oyun zamanını şöyle tanımlıyor. Kazananın olmadığı bir etkileşim; katı kuralların olmadığı etkileşimli bir faaliyet; gülmenin, yaratıcılığın ve dalga geçmenin kabul gördüğü, insanların canı gönülden katıldığı, yargılamanın, kazananın ya da kaybedenin olmadığı bir zaman. Oyun zamanı, okulun ve yetişkin hayatının bize dayattığı ciddiliği düzelttiği gibi, doğaçlama yapmak ve yaratıcı olmak, kabul edilmiş ve bağlantı kurabilmiş hissetmek, canlı ve neşeli hissetmek, gülmek ve eğlenmek için bize vakit sağlar.

Fiziksel Aktivite Zamanı: Vücudumuzu hareket ettirmenin beynimizi geliştirdiğini söyleyen yazar, yapılması gerekenin; ısınmak, esnemek, egzersiz yapmak, esneme ve soğumak olduğunu belirtmiş. Bunun sonucunda daha iyi hissedeceksiniz, beyniniz daha iyi gelişecek, daha formda ve sağlıklı olacaksınız diye de eklemiş.

İlişki Kurma Zamanı: Destekleyici ilişkiler kurduğumuzda sadece mutlu olamayız, aynı zamanda daha sağlıklı olur ve daha uzun yaşarız diyen Siegel, tabiata çıktığımızda ayaklarımızın yere daha sağlam bastığını ve modumuzun daha istikrarlı olduğunu gösteren araştırmalardan bahsetmiş. Dolayısıyla ilişki zamanını, diğer insanlarla ve yeryüzüyle bağlantı kurduğumuz zaman olarak tanımlamış. Mümkünse insanlarla yüz yüze görüşmeyi ve böylece ilişki kurma zamanı ayırmayı günlük bir uygulama haline getirmeyi önermiş. İlişki kurma zamanı, sadece kendi bedenimizden ibaret olmayıp daha büyük bir bütüne ait olduğumuzu hissetmemizi sağlar. Yeryüzünde iki ayağımızın üzerinde yürüyebiliriz ama yalnız değiliz. Dünya bizim ortak evimiz, diğer insanlar kabilemiz ve bütün canlılarda akrabamızdır.

Yazar kitabın son bölümünde, ergenliğin temel özelliklerini dokuyarak kimliğimizi oluşturma sürecinin 24 yaşında bitmediğini; kimliğimizi bütünleştirmenin, hayatımızın şu anında ve gelecek yıllarda nelerin anlamı olduğunu tanımlamaya çalıştığımız ve hayatımız boyunca devam eden bir süreç olduğunu söylüyor. Dikkatimizi “ben”den “biz”e çevirmek üzerinde duruyor. Sadece kendimizle ilgilenmekten vazgeçip, başka insanlarla ve doğayla ilgilenmemiz gerektiğini, üstelik pek çok araştırmanın, ne kadar çok insana yardım edersek, kendimizin de o kadar sağlıklı ve mutlu olduğumuzu gösterdiğinden bahsediyor.

Ben/Biz kavramını sahiplenmek, hayattaki kendi yolculuğumuzun ötesinde daha büyük bir bütünün ve daha geniş bir amacın parçası olmak anlamına gelir. Ben/Biz maneviyata ve hayatın derin bir anlamı olduğuna açık olmaktır. Fakat şunu da unutmamak gerekir: Kendimizden daha büyük bir şeyin parçası olmak, bireyselliğimizden de tamamen vazgeçmek anlamına gelmez. Sadece başkalarıyla bağlantı kurmuş bir ben geliştirmemiz gerekir. Bu da bütünleşmektir. Ben/Biz’dir.

Dünyayı iyileştirmenin harika bir niyet olduğu, ancak bunu dünyayı korumak için bir baskı olarak görürsek çok ezici bir hal alıp ulaşılmaz bir hedef haline geleceğini söyleyen yazar, bunun yerine basit bir şekilde dünyaya hizmet etmeyi, gezegenimize ve başka insanlara her seferinde bir ilişki ve bir etkileşimle yardım etmeyi düşünebileceğimizi vurguluyor. Ayrıca hayatımızı neşelendirmeye çalışma isteğimizin farkına varmalı ve dünyadan zevk almaktan vazgeçmemeli diyen yazar, bizim bütünleşik yaklaşımımızın bu iki doğal dürtüyü yan yana kucakladığını belirtiyor:

Zevk al ve hizmet et. Hayatımızı bütünleştirmek -aslında birbirinden çok ayrı olmalarına rağmen hayatı zevk alarak, ilişki kurarak ve anlamlı bir şekilde yaşamamızı sağlayan- bu iki amacı farklılaştırmak ve aralarında bağlantı kurmaktır. Kendimizden ve başkalarından zevk alabiliriz; hem keyif alıp hem de bu hayatı, bu dünyayı ve bu ilişkileri keşfedebiliriz. Başkalarına yardım etmek, acıları azaltmak ve gezegenimizi tedavi etmek için yollar bulabiliriz. Zevk al ve hizmet et. Ben/Biz bu dengeyi yakalamamızda bize yardım edebilir.

Sanırım Daniel Siegel, Nazım Hikmet’i tanısaydı, bu bölüme şu dizeyle son verirdi:

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…

Nazım Hikmet Ran

Ama o Bessie Anderson Stanley tarafından yazılmış, başarılı bir ergenin nasıl göründüğü ve bir ergenin özünün bizlerin hayatını nasıl zenginleştirdiğini anlatan bir şiirle bitirmiş:

BAŞARI

Sıkça gülmek ve çok sevmek;

Zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmak;

Dürüst eleştirmenlerin takdirini kazanmak ve hakikatsiz arkadaşların ihanetine katlanmak;

Güzelliği takdir etmek;

Başkalarının en iyi taraflarını bulmak;

Benliğinden vazgeçmek;

Sağlıklı bir çocuk yetiştirerek veya küçük bir bahçe veya iyileştirilmiş sosyal şartlar vasıtasıyla dünyayı biraz daha iyileştirmek;

Coşkuyla dans etmiş ve gülmüş ve sevinçle şarkı söylemiş olmak;

Sen yaşadığın için bir kişinin bile daha kolay nefes aldığını bilmek;

İşte başarılı olmak budur.

Bessie Anderson Stanley

Kitap burada sona eriyor. Öyle uzun özetledim ki, buraya kadar okuyabildiyseniz teşekkür ediyorum size. Belki yorum bırakarak bunu belirtmek istersiniz 🙂

Gelelim bu kitaptan bende ne kaldı:

  • Bağlanma modelleri ile ilgili pek çok kitap ya da paylaşım okumuştum daha önce. Ama bu kitaptaki kadar ayrıntılı tanımlara ve çözümlere rastlamamıştım. Kafamda oturmaları için çok iyi bir kaynak oldu.
  • Ergenlik dönemini biran önce geçmek isterken, burada o dönemin bir dönüşüm süreci olduğunu anladım. En gelişime açık şekilde geçirmeye niyet ediyorum.
  • Bir kere daha, anlayış zemini oluşturmanın kıymetini gördüm. Çocuk, ergen ya da yetişkin olmak farketmiyor. Herkes gerçekten dinlenmek ve anlaşılmak istiyor.
  • İçine bakabilmenin kıymetini bir kere daha anlarken, bunun bazı bağlanma modellerinde mümkün olmadığını gördüm.
  • Farkındalık çok kıymetli bir yöntem. Milattan önce 4. yüzyılda Apollo Tapınağı’nın girişinde yazan ve ondan sonra da pek çok düşünürün söylediği gibi “Kendini Bil”mek, sanırım günümüzün de gerçekleştirilmesi en zor öğütlerinden biri.
  • Daniel Siegel, çok farklı açılardan bakarak, geniş bir yelpazede anlatmış ergen beynini. Korkutmadan, sevgiyle ve anlayışla…

Şimdi ergenlik hakkındaki korkularımızı yavaşça yere bırakıyoruz ve bu sürecin keyfini yaşamak için kendimize izin veriyoruz…

Yani umarım öyle yapıyoruz 🙂

En azından yapmaya niyet ediyoruz :-.)

Ümitle :-)))

Kitabın Künyesi:
Ergen Beyin Rehberi
Orijinal İsmi : Brainstorm
Yazan : Daniel J.Siegel
Çeviren: Yavuz Fahir Zülfikar
Yayınevi : Tuti Kitap
Sayfa Sayısı : 334

İlgili Yazılar :

About yagizlahayat

4 Ağustos 2009 dan beri hayatımın yeni bir amacı var. Bu blog afacan oğlum Yağız'a ilk doğumgünü hediyesidir.
Bu yazı Okumalarım, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s