Beni Ödülle Cezalandırma

img_9046-001Köşe yazılarını düzenli olarak takip ettiğim Özgür BOLAT’ın bu kitabını alırken, aslında bildiğimden farklı bir şey okuyacağımı düşünmüyordum. Elimde basılı olarak kalsın diyerek almıştım. Her ne kadar yazılanlar bana yabancı olmasa da, tekrar okumak ve örnekleri görmek, düşüncelerimi toparlamak adına iyi geldi bana. Ödül ve cezayı kullanırken, işin kolayına kaçmanın yanında, vermiş olduğum zararı da farketmeme neden oldu.

Kitap sadece çocuk eğitimi üzerine değil, işçi ve işveren ilişkilerinde de ödül ve ceza durumlarını irdelemiş. Bir objeyi ödül yapanın, ona ulaşmanın bir koşula bağlı olmasıdır diyen yazar tamamen içinizden geldiği için alınan tabletin hediye olacağı, ancak sınıfını geçince alınanın ödül olacağını söylemiş. Bunun yanında en doğru seçeneğin ise, emek verilerek, kendi parasını biriktirmesi sonucunda almasının olacağını belirtmiş.

Ödül verilerek bir çocuk motive edilse de, ödül ortadan kalkınca işinde yapılmayacağı, ödülü sürekli artırmak gerekeceği, ödüle alıştıktan sonra ise artık zevk vermediğinden farklılaştırmak gerekeceği ve sorumluluğuna giren işleri bile ödül karşılığında yapmayı isteyeceğini söyleyen Bolat şöyle ifade etmiş:

Çocuğa dışarıdan sürekli ödül (dış motivasyon) verilirse, isteği (iç motivasyon) azalır. Bir süre sonra kendi başına karar verme ve harekete geçme (motive etme) becerisini de kaybeder. Dahası aynı seviyede motivasyon üretmek için sizinde ödülü mütemadiyen artırmanız gerekir.

Kitapta çeşitli sosyal deneylere yer verilmiş. Ödül verildiğinde ve verilmediğindeki davranış şekilleri incelenmiş. Ayrıca beyin hareketleri ve kan sonuçları alınarak laboratuvar deneyleri de gerçekleştirilmiş. Bu deneyler sonucunda ödülü nvar olan motivasyonu öldürdüğü tespit edilmiş.

Ünlü psikolog Leon Festinger’in geliştirdiği “Bilişsel Çelişki Kuramı” ndan bahsetmiş yazar:

Bir kişi kendisiyle ilgili bir tutum geliştirdiği an, o tutumla tutarlı davranışlar sergiler. “Tutum” ile “davranış” örtüşmezse, kişi bilişsel çelişki yaşar. Bir kişi, “Ben cesurum” derse ama cesur davranmazsa, o zaman bilişsel çelişki başlar, endişe kaçınılmaz olur. Kişi de bu çelişkiyi çözmek için tutumunu ya da davranışını değiştirmek zorunda kalır.

Yani ne söylüyorsak oyuz. Bu yüzden sözcüklerin gücünü anlamalıyız. Yazar bunun tam tersinin de doğru olduğunu söylüyor. Yaptığımız davranışlar da, sonrasında tutumlarımızı etkiliyor. Ödülün de bilişsel çelişki yarattığından bahseden yazar çocuğa oyun oynaması için ödül vermediğimizi, zaten oyunun çekici olduğunu; annenin ödül verdiği durumlarda çocuğun, çekici olsa annem ödül vermezdi, o halde bunu ödül için yapıyorum diye düşünüp, bilişsel çelişki yaşamamak için o işten soğuyacağını söylüyor.

Kısacası, insanlara sevdikleri şeyleri ya da sorumluluklarını yapmaları için dışarıdan ödül vermeye gerek yoktur. Ödül verilirse, kişi bilişsel çelişki yaşar, o iş kendi içinde değerli değildir algısı oluşur. Bundan dolayı da o işten soğur ve ilgisi azalır.

Ödül gibi, değerlendirme, not verme, sınav sistemi, denetim ve hedeflerin de iç motivasyonu öldürdüğünü, aslolanın geri bildirim olması gerektiğini söyleyen yazar, Mozart’ın hocasının ona not vermediğini belirterek örneklemiş 🙂 Ödülle istenilen işin yaptırılabileceği ancak şevkini öldürdüğünden, yapılan işi değersizleştireceği ifade edilmiş.

Yazar çocuğun başarı ve mutluluğunu etkileyen motivasyon türlerini dörde ayırmış:

  • Dış Motivasyon: Öğretmen kızar/ ceza alırım diye ödev yapıyorum.

  • İçe Yansıyan Dış Motivasyon: Ödev yapmazsam suçlu/kötü hissediyorum/ Kendimi ispatlamak için yapıyorum.

  • İçselleştirilmiş Motivasyon: Ödev benim sorumluluğum./ İyi öğrenci olmak için yapıyorum./ Benim amacıma hizmet ediyor.

  • İç Motivasyon: Öğrenmek için yapıyorum./ İlgimi çekiyor./  Seviyorum.

Ödül bir işin yapılmasında yardımcı olsa da, uzun vadede çocuğun dış kontrol odaklı olmasına neden olduğunu söyleyen yazar, iç kontrol odaklı olmanın ise kendi hayatının kendi ellerinde olmasını, gücün içinden geldiğini bilmesini sağlayacağını belirtmiş.

Başarı ve mutluluğu getiren bir diğer  unsurun ise öz denetim becerisi olduğu söylenilen kitapta durum şu şekilde açıklanmış:

Öz denetimli insanlar, gelecekteki daha iyi bir şey için, şu anda çekici görünen isteklerini ve dürtülerini erteleyebilirler. Geleceğe yönelik çalışıp, çeldiricilere ket vurabilirler. Bu da onlara başarı getirir. Peki, bunun mutlulukla ne ilgisi var? Öz denetimi düşük olanlar, başkalarıyla tartışırken, kendi düşüncelerini bekletemez, dürtüsel davranır. Aklındaki her şeyi hemen söyler. Karşıdakilere konuşma fırsatı tanımaz ve onları dinlemez. Bu da ilişkilerini bozar ve mutsuzluğu artırır.

Ödül ve ceza arasındaki benzerlikten bahseden yazar, ödülün içerisinde cezayı da barındırdığını söylüyor. Örneğin “ödevini yaparsan bilgisayarla oynayabilirsin” derken aynı zamanda “ödevini yapmazsan, bilgisayarla oynayamazsın” da demiş olunuyor. Böylece ödülle cezalandırma gerçekleştiğini söylerken, çocuk hem ödevini yapmadığı için üzülüyor hem bilgisayarla oynayamadığı için, hem de ailesinin sevgisinin bir koşula bağlı olduğu ve onları hayal kırıklığına uğrattığını düşündüğü için.

Gerçek sevgide koşul yoktur ama ödülde koşul vardır. Öyleyse rahatlıkla söyleyebiliriz: Ödül bir “yapay sevgi” aracıdır.

Kontrolün yaratıcılığı öldürdüğünden de bahseden yazar şöyle söylüyor:

Ödül, zorlama, değerlendirme gibi tüm kontrol mekanizmaları yaratıcılığı, muhakemeyi, keşfetmeyi ve iç motivasyonu öldürüyor. 

Mekanik işlerde ödülün işe yarayabileceğini söyleyen yazar, bu işlerin zaten sıkıcı olduğunu, ancak karmaşık ve yaratıcılık gerektiren işlerde ödülün, bilişsel daralmaya neden olduğundan zarar vereceğini söylemiş. Örneğin sipariş üzerine resim yapan bir ressam bu işten keyif almayacağı gibi, yaptığı eser de yaratıcı olmayacaktır.

Yazar ödülün gelişimi durdurduğuna dair çeşitli sebepleri sıralarken Zeigarnik etkisinden bahsetmiş:

İnsan sevdiği işi yaparken iş bölünürse, en kısa zamanda yarım kalan işine geri dönmek ister. Çünkü yarım kalmışlık duygusuyla yaşamak istemez.

Ancak bir iş için ödül verdiğinizde, işi bitirdiğini düşünüyor ve yarım kalmışlık hissi yaşamıyor.

Ödülsüz bir öğrenme ortamında, öğrencilerin seviyeleri üzerinde bir iş yaptıklarında kendilerini başarılı hissedeceklerinden bahsedilen kitapta, ödül konduğunda sadece bazı öğrencilerin başarma hissini yaşayacağı söylenmiş. Başarılı hissedemeyen çocuksa, bir süre sonra işten soğuyup, öğrenmek ve gelişmek istemez denilmiş.

Karne hediyelerinin de aynı nedenlerden sakıncalarından bahseden yazar:

Karne hediyesi çocuğa “okulda başarılı olmak kendi içinde değersizdir” mesajı verir. Öğrenme amaç olmaktan çıkar, araca dönüşür. Asıl amaç hediyeye ulaşmak olur.

Ödülle değer kazanmanın da mümkün olmadığını söyleyen Bolat, yardım etmenin insanın doğasında olan bir şey olduğunu, ancak buna ödül karıştırılınca hedefin kaydığını ifade ediyor:

Ödül ve övgü ile çocuklara değer kazandırmaya çalışınca, çocuk onaylanmak için yardım etmeye başlıyor. Onay mekanizması olmayınca da yardım etmiyor. İleride yetişkin olunca, yardım etmek için değil, onaylanmak, egosunu tatmin etmek, toplumda kabul görmek için bağış yapıyor. Ama yardım etme davranışı herhangi bir dış motivasyon eklenmezse, o zaman çocuk sadece iyi bir insan olmak için yardım etmeye devam ediyor.

Bu durumun yetişkinler için de aynı olduğunu söyleyen yazar, para için verilen kanların daha az kaliteli olduğunun belirlendiği bir araştırmadan da söz etmiş. Ödülün sosyal normları pazar normuna dönüştürmesi nedeniyle, değerlere bağlı işlerde asla ödül verilmemesi gerektiği de belirtilmiş.

Ödülün etik dışı davranışları tetikleyeceği de bir örnekle ifade edilmiş. Hindistan İngilizlerin kontrolündeyken, ülkede çok fazla yılan zehirlenmesi görülmeye başlandığında, hükümet kobra yılanı getiren herkese ödül vaadetmiş. Bunun sonucunda “girişimci” Hintliler kobra çiftlikleri kurup devlete satmaya başlamışlar.  Bu sebeple bu tarz durumlara “kobra etkisi” adı verilmiş.

Ödülün ilişkileri bozacağı, rekabet ortamı yaratacağından mutsuzluğu da beraberinde getireceğini söyleyen yazar, mutluluk için güven ortamının gerekli olduğu, bunun için de, “sosyal tutkal” da denilen oksitosin hormonunun artması gerektiğinden bahsetmiş. Bu hormonun artması için ise güçlü insan ilişkilerine ihtiyaç duyulduğu belirtilmiş. Ödül ise, alan kişinin diğer kişileri küçümsemesi nedeniyle narsizm geliştirmesine neden olduğu söylenmiş. Ayrıca ödül ortamı yargıya dönüştürdüğünden, yargının olduğu yerde sevginin olmayacağı, çünkü sevginin özünde koşulsuz kabul olacağı söylenmiş.

Rekabetin, alt sıralarda kalanlar için öğrenilmiş çaresizlik yaratacağını ve öğrenci ya da çalışan verimini düşüreceğini belirten yazar amacın herkesi kazanmak olması gerektiğini ifade etmiş:

Çocuk akademik olarak zayıf olsa da onun ruhunda reddedilme ya da istenmeyen kişi duygusu yaratmaya kimsenin hakkı yoktur.

Ödül verirken adil olmayan bir paylaşım yapıldığında, beynin fiziksel ve sosyal acıyı yöneten bölgesinin etkin hale geldiğini söyleyen yazar, adaletsizlik duygusunun beyinde acı olarak algılandığını; paylaşımın adil olması durumunda ise, beynin keyif ve zevk duygusunun etkin olduğunu, yani adalet duygusunun insana keyif verdiğini belirtiyor. Okullarda ki bu rekabet durumlarında adalet duygusunun çocuklara acı çektirdiğini, bu durumda öğrenmeyi düşünmek yerine sadece kazanmayı ve kaybedince öç almayı düşüneceğinden öğrenimin ikinci plana düşeceği ifade edilmiş. Ayrıca adaletsizliğin verimi düşüreceğinden de bahsedilmiş.

Yazar ödülü şöyle tanımlamış:

Ödül, ailelerin gerçek sorunla uğraşmak istemedikleri zaman kullandıkları kestirme yoldur.

Çocukların ödev yapmama nedenlerinin, ödevin seviyesinin üstündeyse, ödev çok kolaysa, ödev ilgisini çekmiyorsa, ödev anlamsızsa ya da ödevde keşfetme yoksa çocuğun ödevini yapmak istemeyeceği olarak sıralanmış.

Bir aile ne kadar otoriter olursa, o kadar çok kontrol mekanizması (ödül, ceza gibi) kullanacağını söyleyen yazar, kontrolcü ailelerin, çocukların kendi seçimlerini değil de ailenin seçimlerini yaşasın diye, bilinçli ya da bilinçsiz, ödül gibi kontrol mekanizmalarını kullandıklarını; bunun yanında endişeli ailelerin de sevilmeye ihtiyaç duyduklarından terk edilme korkusuyla çocuğu kendisine bağımlı yetiştirdiklerini ifade etmiş.

Yazar ödülün kullanıldığı durumları da şöyle tanımlamış:

Ödülü bir ya da iki defa çocuğun hiç deneyimlemediği bir etkinliği deneyimletmek için kullanabilirsiniz. Ama bu durumda bile hemen iç motivasyon oluşturmalısınız.

Kitabın ikinci bölümünde ödül yerine ne yapmalı sorusu üzerine koşulsuz ebeveynlikten bahsedilmiş. Bir sorun ortaya çıktığında ödül sunmak yerine ailenin şu soruları sorması gerektiğini, bu sorular sayesinde kontrol ihtiyacının yerini rehberlik etme, kontrolün yerini sevgi ilişkisinin alacağını söylemiş yazar:

Çocuğumun öğrenmeye karşı neden iç motivasyonu oluşmadı?

Ben bu konuda ona nasıl yardımcı olabilirim?

Onun asıl neye ihtiyacı var?

Ödülle iş yaptıran bir ailenin niyetine bakıldığında, çoğu zaman istenilen şeyin çocuk için değil, aile için olduğunu söyleyen yazar, örneğin çocuğun odasını toplamayı, biri gelirse rezil olmamak adına ebeveynin istediğini söylüyor:

Kısa vadede uslu ve söz dinleyen çocuk yetiştirenler, uzun vadede hırçın ve asi yetişkinlere sahip olur.

Birey yetiştirmede iki farklı bakış açısının olduğunu söyleyen yazar, bunları şöyle tanımlamış:

Mekanik bakış açısına sahip aileler: Çocuğun şekillendirilmesi gerektiğini düşünür. Ailenin kafasında bir yetişkin model vardır ve o çocuğu o modele ulaştırmak için değiştirmeye çalışır. Toplumsal normlara ve kendi isteklerine uyması için ona baskı yapar. Nasıl bir heykeltıraş heykele şekil veriyorsa, aile de çocuğa şekil verir. 

Organik bakış açısına sahip aileler: Çocuğu şekillendirmeye çalışmaz. Aile kendisinden değil, çocuktan yola çıkarak onu yetiştirmeye çalışır. Bu anlayışa göre çocuğun şekillendirilmeye ihtiyacı yoktur. O zaten bir tohum gibi açacak ve doğal olarak büyüyecektir. Aile sadece gerekli ortamı sağlar. Çocuğa baskı değil, saygı vardır. Öz, çocuğun kendisidir. Organik düşünen aile sahip olmak istediği değil, sahip olduğu çocuğu yetiştirir.

Ailenin kendi ihtiyacını çocuğun ihtiyacından önde tuttuğunda, kendini değiştirmesi gerektiğini belirten yazar, bunun davranışlarda değil düşüncelerde olması gerektiğini vurguluyor.

Mutlu ve başarılı çocuk yetiştirmenin en önemli prensibi, kolay olanı değil, zor olsa da doğru olan yapmaktır.

Çocukların pekiştireçlerle değil, model alma ile öğrendiğine dair bir takım araştırmalardan bahsedilen kitapta, onların kulaktan değil gözden öğrendikleri belirtiliyor.

Çocukla gerçek ilişki kurmanın öneminden de bahsedilmiş kitapta. Ödülün aile ile olan ilişkiyi zayıflatacağından söz edilirken, gerçek ilişkinin temelinde güven, saygı ve anlayışın, yapay ilişkininkinde ise kontrolün olduğu söylenmiş.

Yapay ilişki “Nasıl Yaptırabilirim?”, gerçek ilişki “Nasıl anlayabilirim ve yardımcı olurum?” sorusunu sorar.

Yazar gerçek ilişki kurma konusunda, bir takım araştırmacılardan etkilenerek, PİDE (Perspektif, İhtiyaç, Duygu, Emek) adlı bir anlayış geliştirdiğinden bahsediyor.

1-Perspektif: Çocuğun bakış açısını öğrenip, duruma öznel değil, objektif yaklaşmak gerektiği,

2- İhtiyacı Anla: Çocuğun ihtiyacını anlamanın önemi,

3-Duyguyu anla ve onayla: Çocukların öğrenirken beyinlerinde şemalar oluşturduğu, bu şemalarda yer alan duyguların onlar için önemini, duygularını anlamanın ve ifade etmelerini sağlamanın gerekliliği,

4- Emek: Sorunu anlamak ve kökünden çözmenin emek isteyeceği, ailenin çocuğuyla ilişkisini her zaman gelişiminden ve öğrenmesinden önce tutmasının önemi şeklinde tanımlamış.

İç motivasyonu sağlayan en önemli özelliğin gelişim olduğunu söyleyen yazar, o işi yapabildiği ve dolayısıyla geliştiğini hissedince keyif almaya başlayacağını ve bununda iç motivasyonunu artıracağını söylüyor.

Maalesef günümüzde gelişimin yerini, başarı almış durumda. Aynı şekilde, öğrenmenin yerini not, keşfetmenin yerini ödev, eğitimin yerini diploma, bilgeliğin yerini bilgi, okumanın yerini okul, düşünmenin yerini bilmek, oyunun yerini oyuncak, oynamanın yerini yarışmak almıştır.

Yazar, çocukların bilgisayar oyunları oynamalarının en büyük nedeni olarak da, gelişim ihtiyacını karşılamak olduğunu söylüyor. Seviyesine uygun şekilde sürekli bir gelişim içinde olduğu oyunların onlara keyif verdiğini ve okulda karşılayamadığı gelişim ihtiyacını böylece bilgisayarda karşıladığını söylemiş kitap.

Geri bildirimin önemini pek çok kez vurgulayan yazar, sürekli geri bildirim alması durumunda ise kendi öz değerlendirmesini yapamayacağını ve sürekli bir dışa bağlılık durumunun oluşacağını belirtmiş. Çocuğun özdeğerlendirme yapabilmesi için nasıl sorular sorulacağının da örneklendiği kitapta, özdeğerlendirme şöyle tanımlanmış:

Özdeğerlendirme, çocuğu birey yerine koyar ve onun düşünmesini sağlar. Düşünen, kendini değerlendiren ve farkındalık yüksek bireyler yetişir.

Yazar geribildirim verirken yargılayıcı olmamak gerektiği konusunda da uyarmış. Küçük yaşlarda çocuğun duygusal gelişiminin her şeyden önemli olduğunun söylendiği kitapta ilişki kurmak üzerinde de durulmuş ve ilgi sorularının öneminden bahsedilmiş:

Çocuk yaptığı bir işi size gösterince, sizin çocuğunuzla ve işle ilgilenmeniz gerekir. İlgi soruları bir ilişki kurma yöntemidir ve küçük yaşlarda aile ne kadar çok ilgi sorusu sorarsa, çocukla ilişkisi o kadar güçlü olur.

İnsanların kendi seçmediği, onlara dikte edilen işlerle uğraştıklarında motivasyonlarının çabuk düşeceği, seçimlerini kendisi yapması halinde ise beynin aktive olup kişinin heyecanlanacağı ve motivasyonunun artacağı söylenilen kitapta, özerklik anlayışı üzerinde de durulmuş. Çeşitli aile yapıları bu yönüyle incelenmiş:

1- Otoriter Aile: (Düzen var, özerklik yok.) Bu tür ailelerde çocuk ailesinden bağımsız kimlik geliştiremez. Bu çocuklar genellikle güçsüz yetişir ve korktukları ya da kabul görmeyeceklerini düşündükleri için seçimlerini  ve duygularını dile getiremezler. Dile getiremedikleri için de kendilerini değersiz hissederler. Baba veya anne çok sık öfkelenir.

2- Esnek Aile : (Düzen yok özerklik var) Her istediği yapıldığı ve sınırlar olmadığı için, çocukta öz denetim gelişmez. Disiplin ve sorumluluk duygusu oluşmaz. Endişeli ve güvensiz olur. Hem otoriter hem de esnek ailede korku vardır. Otoriter ailede çocuk ailesinin sevgisini kaybetmekten korkar; esnek ailede aile, çocuğun.

3- İhmalkar Aile: (Düzen yok, özerklik yok) 

4- Demokratik Aile: (Düzen var, özerklik var) Anne baba sınırları net şekilde çizer ve bu sınırlar içinde çocuğa seçme hakkı verir. Kendi kararlarını kendi vermeyi öğrenir. Ailedeki ilişkileri korku, suçlama, utandırma değil, sevgi ve saygı yönetir. 

Çocuğa sorumluluk kazandırmak için demokratik aile sisteminin kurulması gerektiğini söyleyen yazar, bunun nasıl yapılacağını şöyle maddelendirmiş:

A-Düzen Kurmak: Düzenden kastedilen fiziksel değil sosyal düzendir. İlişkilerin ve ebeveyn davranışlarının düzenli, yani tutarlı ve tahmin edilebilir olmasıdır. Aile kendi duygularına göre veya benzer durumlarda farklı davranıyorsa, çocuk kendini güvende hissetmez. Düzen olmayan evde, çocuk ne zaman ne olacağını bilmediği için endişeli büyür.

1- Tutarlı davranışlar: Duygularını kontrol edemeyen aileler maalesef tutarlı davranamaz. Bundan dolayı tutarlı davranmak için anne ve baba ilk önce kendisine bakmalıdır.

2- Kurallar : Kural olmazsa belirsizlik başlar ve çocuk endişe içinde yaşar. Kurallar aile toplantısında belirlenmeli ve yazılı olarak evin bir yerine asılır. Kural koymanın öğeleri:

  • Prensipler
  • Net davranış
  • Hemfikirlilik
  • Mantıklı
  • Kabul edilemez davranışlar

3- Rutinler: Aslında düzeni sağlayan en önemli mekanizma kurallar olarak görünse de rutinler kurallardan daha önemlidir çünkü onlar sayesinde aile birbiriyle ilişki kurar.

B- Problem Çözmek: Asıl amaç çocuğun problemini anlamak ve ona çözüm bulmak yani ilişkiye emek vermektir. Çocuğun çözmesi gereken sorunları aile onun adına çözdüğü an, çocukta güçsüzlük duygusu oluşur. Çocuk sorumluluk almayı öğrenemez. Kurallara uymak istenilmediğinde duygular onaylanınca, çocuklar kendilerini kontrol edilmiş hissetmiyor.

C-Bedel Ödetmek: Bedel ödetmeniz için ilk önce kuralların belirlenmiş olması gerekir. Kuralı belirlenmeyen bir davranışın bedeli olmaz. Ama bedel, davranışın doğal sonucu olarak sunulmalıdır. Kızgın bir ses tonuyla sunulursa, çocuk onu ceza olarak algılar.

Son söz olarak da şunları yazmış Bolat ve Halil Cibran’ın o muhteşem şiiriyle noktalamış:

Mutlu ve başarılı bir çocuk yetiştirmek istiyorsak, çocuğu değil, kendi düşünce yapımızı değiştirmeliyiz. Çocukları kontrol edilmesi gereken küçük insanlar değil, güvenilmesi gereken iç dünyası geniş bireyler olarak görmeliyiz. Sahip olmak istediğimiz değil, sahip olduğumuz çocukları yetiştirmeliyiz. Bunu yaptığımız an, düşünce tarzımız değişecek ve zaten doğal olarak ödül, ceza veya rekabet gibi kontrol araçlarını kullanmamıza gerek kalmayacak. Çocuğumuz kendine güvenildiğini hissettiği an, çiçek gibi açmaya başlayacak. İstediğimizde bu değil mi?

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Her ne kadar kısa tutmaya çalışsam da, unutmamak adına gene çok uzun yazdım sanırım. Gene de yazamadığım, özetlediklerimin kafada oturmasını sağlayacak pek çok ayrıntı var kitapta. Özellikle yapılan araştırma sonuçları okunmaya değer.

Peki ben bu kitaptan neler anladım kendi adıma:

  • Ödül ve cezanın birbirinden farkı yok. İkisi de kolaya kaçmak ve gerçek sorunu gözardı etmek olduğu gibi, çocuğun iç motivasyon geliştirmesine engel oluyor.
  • Çocuğu mutlu ve başarılı yapacak şeyler, öz değerlendirme, geribildirim, öz denetim, gelişim, koşulsuz sevgi.
  • Tüm bunların yapılabileceği aile ortamı Demokratik Aile.
  • Demokratik Aile olabilmek için yapılması gereken ilk adım, çocuğu olduğu gibi kabul etmek ve aile toplantısı yapmak.

Kendi adıma ilk yapacağım bir aile toplantısı yapmak. Bu konuyu araştırdım biraz. Bakalım sağlıklı bir toplantı yapabilecek miyiz?

Bakmayın siz benim uzun uzun yazmalarıma. Alın ve okuyun mutlaka. Farklı bir perspektiften bakmaya başlayacağınız kesin.

Yazara Erişim Adresleri:

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

http://ozgurbolat.com.tr/ 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ozgur-bolat/ 

https://www.facebook.com/ozgurbolathurriyet/?fref=ts

İlgili Yazılar :

Reklamlar

About yagizlahayat

4 Ağustos 2009 dan beri hayatımın yeni bir amacı var. Bu blog afacan oğlum Yağız'a ilk doğumgünü hediyesidir.
Bu yazı Okumalarım, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s