İyi Aile Yoktur

Alice Miller’in o ünlü kitabı “Yetenekli Çocuğun Dramı“nı okuyalı yıllar oldu. O yüzden bu kitabı okuduğumda, bahsettiği fikirlere çok yabancı değildim. Pek çoğuna katılsam da, özellikle yazarın bakış açısı bana çok karamsar geldi. Tamam hatalarımızı görelim, tamam bakış açımızı değiştirelim ama kitapta bize biraz umut versin. Bize tamamen kaybedenler kulübüymüşüz gibi davranmasın değil mi ama 🙂 Bir distopya romanının içindeymişim gibi hissettim okurken ve bu pek hoşuma gitmedi. Kısacası bu kitabı kendinizi iyi hissetmek için okumayın, çünkü okuduktan sonra öyle hissedemeyeceksiniz.
Ama bunun, kitabın verdiği güzel bilgilere gölge etmesini de istemiyorum. Şimdi gelelim bunlardan bahsetmeye…

Kitap “Çocukluk bir cehennemdir” cümlesi ile başlıyor. Bunun en önemli nedeninin ise, çocukken bize yapılan yanlışların, yanlış olduğunu bilmiyor olmamıza bağlıyor.

Bir yetişkinin beş yaşında bir çocuğa sözlerinin çocuk tarafından o yetişkinin o sözleri algıladığından çok daha yüksek şiddetle algılanmasından kötüsü, çocuğun zihnen de henüz, o sözlerin ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu değerlendiremeyecek kapasitede olmasıdır. Bize yapılan yanlışın yanlış olduğunu ayırdedebilmeye başladığımızda, maruz kaldığımız muamele karşısında artık çok daha güçlüyüz demektir. Çocuk otorite karşısında kızsa, bağırsa, tepki verse de, içten içe kendisinin haksız, suçlu, tüm hücreleriyle “üst”ü olarak duyduğu otoritenin haklı olduğunu düşünmeye ve hissetmeye meyillidir. Çünkü ona bunu öğretiriz.

Bir çocuğun özellikle yaşamının ilk yıllarında en az su kadar, hava kadar ihtiyaç duyduğu şey, anne-babasının kayıtsız şartsız sevgisi ve onu her şeyiyle kabulü olduğunun, çocuğun sadece olumlu duygularını kabul edip, olumsuz duygularını yasaklamanın, onda ömrü boyunca farkında olmadığı problemler yaratacağının vurgulandığı kitapta, kendisi üzgün olmayan hiç bir çocuğun, bir büyüğünü üzmeyeceği belirtiliyor.

Koşulsuz seven ve affeden, sınırsız hoşgörüsü olan, yerleşik kabulün aksine anne-baba değil, çocuktur.

sözü kitaptaki en çok katıldığım fikirlerden biri. Bir diğeri ise şöyle:

Acımız, kötü bir evlat olmaktan değil, anne-babalarımıza kırgınlıklarımızı meşru kabul edememekten, onlara karşı olumlu hislerimizin yanında olumsuz olanları da dürüstçe, suçluluk duymadan sahiplenememekten geliyor.

Yazar, ülkemizde saygının yanlış anlaşıldığını ve itaat olarak kullanıldığını söylüyor ve büyüğe saygının sürekli vurgulandığından bahsediyor. Oysa, saygıya en çok ihtiyacı olanların, egolarını sağlıklı bir şekilde geliştirebilmeleri için, çocuklar olduğunu söylüyor:

Sağlıklı, güçlü bir egoya sahip kimse, kimseyi ezme ihtiyacı duymaz. Başkalarını ezme isteğine, tam tersine, egosu çocukken yeterince destek görmemiş ve sonrasında da gelişememiş kimselerde rastlanır.

Kitapta çocuğun kendini değerli hissetmesinin, mutlu bir yetişkine evrilebilmesi için önemi vurgulanıyor.

Bize bitirme özgürlüğü tanımayan ilişki gerçek bir ilişki değildir. Buna, anne babamızla ilişkimiz de dahil.

diyen yazar, hayatta en değerli ilişkinin, kendimizle kurduğumuz ilişki olduğunu söylüyor. Kendi yalnızlığını sağlıklı şekilde kuramayan kimsenin, bir başkasıyla sağlıklı ilişki kuramayacağını söylerken kendisiyle barışık olmayan kişiyi de, ne yaparsanız yapın memnun edemeyeceğinizi belirtiyor.

Kitapta Cem Mumcu’nun da bir sözüne yer verilmiş:

Birine öfkelenme özgürlüğümüz yoksa onu sevmeyi seçemeyiz. Sevmeme özgürlüğümüz olmayan birini gerçekte(n) sevemeyiz.

Yazar, Alice Miller’ın “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabından da sık sık alıntı yapmış:

Gerçek duygularını bastırmak zorunda kalan çocuğun, artık anne-babasına duyduğu sevginin pek de sevgi olmayan, hastalıklı bir bağlanma, korku ve görev duygusunun karışımı bir şeye dönüştüğünü ve görüntüden ibaret olduğunu söylüyor.

Yazar ayrıca, çocuktan bizi kafamızdaki anne baba sevgisi kalıplarına göre sevmesini, bize öfkelenmemesini ve karşı çıkmamasını beklemenin de kötü muamele olduğunu vurguluyor.

Bir insanın en olumsuz, en sağlıksız yanını gösterdiği kişinin her zaman çocuğu olduğunu söyleyen yazar, çocuk sahibi olduğumuzda içimizden tanımadığımız birinin çıktığını, böylece olumlu yanlarımızın yanında en derin travmalarımızın da böylece can bulduğunu söylüyor.

Anne babalık deneyimi, çocuğunuzla ilişkiniz üzerinden sizi kendi çocukluğunuza ve çocukluğunuzdaki anne-babayla ilişkinize götüren ve bunları kendi anne-babalığınızda yeniden yarattığınız bir süreçtir.

Kitapta okuyucu için sarsıcı ama düşününce çok da haksız olmadığını gördüğüm söylemler de var:

Normalde bağıran bir insan değilseniz ve kendinizi çocuğunuza bağırırken buluyorsanız bu, çocuğunuz kötü bir insan olduğu için değil, ne çocuk ne de bir başkası siz bunu yaptığınızda sizi gerçekten eleştirmeyeceği içindir. Evet, insan çocukluğudur. Kişinin gerçek kimliğinin, anne/baba olunca ortaya çıktığı gibi.

Bir insan, çocuklara nasıl davranıyorsa odur; ama bir insan en çok, kendi çocuğuna davranırken kimse odur.

Çocuğa yumuşakça yaptığımız uyarıların bile zarar vereceği şöyle dile getirilmiş:

Koşmayı denemeye başlamış bir çocuğu koştuğu için suçlamak, fiziksel acısını koşma teşebbüsünün karşılığı olan bir ceza gibi göstermek, kalıcı bir zihinsel istismardır ve çocuğa düşerek herhangi bir yerine verebileceği zararların çoğundan daha büyük zarar verir.

Fiziksel anneliğin gerçek anneliği örtbas etmeye yaradığını söyleyen yazar, derli toplu mükemmel evlere sahip olan kadınların, şartlarını kendi oluşturdukları evde çocuğa yaşam alanı bırakmadıkları; bu yüzden ancak bizim şartlarımıza uydukları takdirde burada yaşayabileceğini söylediğimiz ve gidecek başka yeri de olmadığını aslında bildiğimiz çocuğun, dünyaya getirdiğimiz ama yersiz yurtsuz bıraktığımız bir çocuk olduğunu söylüyor. Oysa çocuğun tek istediği, ve sonuna kadar hak ettiği, onu her şeyiyle, bütün hisleriyle kabulünüzdür.

Kitapta beş yaşında vejetaryen olmak isteyen bir çocuktan bahsediliyor. Aile ona engel olmak yerine saygı duyuyor ve protein eksikliğini tamamlayacak şekilde beslenmesini düzenliyor. Bunun bir çocuk için ne denli değerli olabileceğini kendi yaşamımdan biliyorum 😦

Çocuğun temel ihtiyacı olan sevgi, yakınlık, şefkat gibi olumlu duyguları bilerek kesmek, korkunç ve çok acımasız bir cezadır.

diyor yazar ki, sanırım bizim nesil hep “…. yaparsan annen olmam” sözleriyle büyüdü 😦 Bu konuda bir araştırmadan da bahsediliyor kitapta. John Bowlby, suçlular üzerinde araştırma yapmış ve şiddetin kökeninin, ilk çocuklukta annenin çocuğun duygularına karşılık vermekte, çocuğa sevgi ve şefkat göstermekte yetersiz kalmasına bağlı olduğunu ortaya çıkarmış.

Yazar modern eğitimin tarihçesine de eleştirel bir gözle yaklaşıyor. Çocukları itaat etmeye, başkaldırmamaya ve hükumetin gücüne saygı duyacak şekilde yetiştirmeye yaradığından bahsediyor. Öğrencinin pasif alıcı konumunda olduğu sistemin doğal olmadığından bahsederken, Montessori okullarının insan doğasına daha uygun olduğunu vurguluyor.

Anne baba dışındaki insanların çocuğu istismar edebilmesinin sebebinin gene anne babalar olduğunu söyleyen yazar, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz bıraktığımız çocuğumuza kendini savunma hakkı vermiyorsak, acı, öfke ve suçlamanın pasif alıcısı konumuna getirerek onu kişiliksizleştireceğimizi söylüyor.

Değil elinize cetvelle vurulması, eline cetvelle vurulan bir başka çocuğun durumuna şahit olduysanız bile, hatta, değil eline cetvelle vurulan bir başka çocuğun durumuna şahit olma, eline vurulacak cetvel karşısında elini açıp uzatmak dışında bir çaresi olmadığını içinde duyan çocuğun kendisini neden çaresiz hissettiğini anlıyorsanız, içinizde duyuyorsanız bile, siz de fiziksel, zihinsel, psikolojik bir istismarın mağduru olmuşsunuz demektir.

Biz maalesef eline cetvel vurularak büyüyen bir nesildik 😦

Yazar, tacize uğramış çocukların beyinlerinde, duyguların kontrolüne ilişkin bölümlerin, karşılaştırma grubundakilere oranla, yüzde 20-30 oranında küçük olduğunun bulunduğu bir araştırmadan bahsediyor ve istismarı şu şekilde tarif ediyor.

Nitekim istismar dediğimiz şey çoğunlukla, suçluluk hissi olan kimselerin bu hislerindeki suçu, kendilerinden daha derin şekilde suçluluk duyan birileri bularak ona yüklemesi, o kişiyi istismar etmek üzerinden bu suçu, bu sefer kendilerini ondan rahatlatarak yaşaması durumudur.

Yazar çocuğun yanında her şeyin konuşulabileceğini söylüyor. Yeter ki konuştuğumuz şeyin travmasını atlatmış olalım. Sınır, o acıyı şimdi belli bir yere kadar da olsa geçmiş, artık psikolojik olarak tamamen kendi kontrolümüz altında bir şey olarak hissetmemiz olduğunu vurguluyor.

Kendileri kompliman kabul edemeyen kimselerin, çocuklarıyla ilgili güzel sözleri duymayı, kabul etmeyi de beceremediklerini söyleyen yazar, çocuğunuza siz saygı duymazsanız başkalarının hiç duymayacağını söylerken, anne babanın korumadığı çocuğa herkesin kötü davranacağını ifade ediyor.

Bir başkasının çocuğumuzu eleştirmesine asla müsaade etmemeliyiz. Çocuğumuzu -zaten eleştirmememiz gerekmekle birlikte- bir başkasının yanında asla, asla eleştirmemeliyiz. Başkaları yanında eleştirilen ve başkalarının eleştirmesine müsaade ettiğimiz çocuk, kendisini kimseye karşı savunamayan, haklarını arayamayan, tırnakları kökünden sökülmüş bir çocuktur. Halbuki hayat, o tırnakları kullanmasanız bile bazen göstermeniz gereken, aslanlarla dolu bir arena.

Yazar, başkalarıyla ilişkimizi de sorguluyor. Mutluluğumuzu bir başkasına bağlamanın mutsuzluk getireceğini söylüyor.

“Başkaları”nın fikirlerinin, tercihlerinin bizim hayatımız üzerinde bir etkisi olmasına izin veriyorsak, bu “başkası” annemiz/babamız bile olsa suçlu bizizdir ve birey olmasını, yetişkin olmasını öğrenmek, kendi hayatının, hislerinin, adımlarının sorumluluğunu almak demektir.

Okulda başka çocukların zorbalığına sistematik olarak maruz kalan bütün çocukların, evde de zorba davranışlara maruz kaldığını söyleyen yazar, zorba öğrencilerin mağdurlarını en mağdurlar arasından seçtiğini söylüyor.

Evlatların anne-babaya öfkesinin aslında iyileşme sancısı olduğunu söyleyen yazar, Alice Miller’ın “Başlangıçta Eğitim Vardı” kitabından şöyle bir alıntı yapmış:

İnsanın ruhsal sağlığının bozulmasına yol açan, yaşanan hayal kırıklıkları değil, bu hayal kırıklıklarından dolayı duyulan acının yaşanmasının ve ifadesinin yasak olmasıdır. Ana babalar tarafından konulan bu yasağın esas amacı, ana-babanın korunmasını sağlamaktır.

Yazar ayrıca, ruhsal acıların kimsenin görmediği prangalarla yaşamaya benzediğini ve herkesin prangalarının birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Prangaları bileğimize bağlayan şeyin ise,çocukken ifade etmemeyi öğrendiğimiz, sonra da farkına varmamayı öğrendiğimiz gerçek hislerimizle reel yaşantımız arasındaki kopukluk olduğunu ifade ediyor.

Anne babanın karşılıksız sevmediğini söyleyen yazar, karşılık bekleyerek yapılan şeylerin fedakarlık olamayacağını vurguluyor:

Satre, sevmenin, kendini sevdirme projesi olduğunu söyler. Sevgi, karşımızdaki kişi bizi sevmediğinde de bundan etkilenmeden kalıyorsa, değişmiyor, azalmıyorsa, o zaman gerçek sevgidir. Fakat anne babalar çocuklarından sevgi beklerler.

Çocuğa müdahaleye, çocuk görecek şekilde müdahale etmek gerektiğini söyleyen yazar, aksi durumda çocuğun kendisine yapılan şeyi normalize edeceğini söylüyor.

Yazar, kabul görenin aksine, affetmenin şifa verici hiçbir etkisinin olmadığını söylüyor.

Ursula Wiertz’e göre de, “Acı çekme, yas tutma, insanı iyileştirmeye yarayan, yaratıcı duygusal süreçlerdir ve bu yüzden acı çekme ve yas tutmanın, travma terapisinde büyük önemi vardır”. Bu nedenle (de) bir insanın üzülme, acı çekme, yas tutma, affetmeme hakkına saygı duymak, kişinin bu duygusal süreci istediği gibi yaşamasına izin vermek önemlidir. Bu hakka gereğince saygı duymamak, kişiyi (çocuğu) birey olarak görmemekle eşdeğerdir.

Affetmek gerektiğine inandığı için affetme, gerçek, kalıcı, sağlıklı bir affetme olmaz. Suçluluk duygusundan, anne-babanın her şeyi bizim iyiliğimiz için yaptığı inancından -ki bu da suçluluk duygusuyla aynıdır- dolayı affetme de sağlıklı ve gerçek değildir.

Sevgi, sevdiğimiz insanın iyiliğini değil, mutluluğunu istemektir diyen yazarın bu tespitinin çocuklar için ne derece doğrudur bilemiyorum.

Kitapta anonim bir söz olarak “Terapi, insanın acısını hafifletmek için değildir; terapi, kişinin realiteyle ilişkisini onarmak içindir” sözü paylaşılmış. Travma üzerinde durmanın ve bir süre bununla yoğunlaşmanın, iyileşmek için çok önemli olacağı bilgisi de verilmiş.

“Başka birini memnun etmeye çalıştığımız sürece asla doğru şeyi yapamayız” diyen Miller ise affetmenin tehlikeli olabileceği konusunda uyarıyor:

Depresyonda olanlar, kendilerini annelerini affetmeye ne kadar zorlarlarsa depresyonları o kadar derinleşiyor. Miller, affetmek için vaaz vermenin sadece riyakar ve beyhude değil, aynı zamanda tehlikeli olduğunu, dürtüyü maskeleyerek tekrar etmesine neden olduğunu söylüyor.

Yaraların acısının inkar edildiği sürece, bunun bedelini ya kurban ya da onun çocuklarının ruh ve beden sağlığı ile ödeyeceğini söylüyor ki bu da bir anlamda “Vücudunuz Hayır Diyorsa” kitabı ile uyuşuyor. Yaşanan nefretin değil, reddedilen ve biriktirilen nefretin yıkıcı ve sonsuz olduğu, yaşanan her duygunun bir başkasına yol açtığı vurgulanıyor. Travmayı yaşayabilenlerin ise ruhsal farkındalık ve iyileşme anlamında her zaman daha ileride olduğu ifade ediliyor.

Alice Miller’in bir önerisi ise şöyle:

“Ana-babalar, kendi ana-babalarına gösterdikleri saygının aynısını çocuklarına da göstermeyi başarabilseler, o zaman çocuk, sahip olduğu yeteneklerini en iyi şekilde geliştirebilir.”

Alice Miller’in “Farkına Varmayacaksın” kitabından yapılan alıntı da bir hayli sarsıcı:

“Eğer bir insan, ömrünün ilk yıllarında annesine yük olduğunu hissetmişse, bundan sonra da sevdiği insanlar karşısında onlara yük olmadığını hissetmesi zordur.”

Kitapta altını çizdiğim yerleri paylaşmaya çalıştım ama daha pek çok bilgi mevcut. Yazarın da söylediği gibi, bu kitap beni Alice Miller’in okumadığım kitaplarına götürecek gibi duruyor. Gelelim bu kitaptan aklımda neler kaldığına:

  • Biz saygıyı yanlış tanımlıyoruz ve itaat anlamında kullanıyoruz.
  • Çocuğa en zararlısı yaşadığı değil, yaşayamadığı nefret.
  • Siz çocuğunuza saygı duymazsanız, kimse duymaz. Onları kimsenin yanında eleştirmemeliyiz ki savunmasız bırakmayalım.
  • Koşulsuz seven ve affeden daima çocuktur.
  • Anne babamıza olan kırgınlıklarımızı kabul edememek bize acı verir.
  • Affetmek her zaman iyileştirici değildir. Aslında burada affetmenin tanımı da önemli. Benim anladığım anlamda affetmek şöyle:

“Affetmek o kişiyi sevmek değil, onunla konuşmak zorunda olmak değil, o kişi ile ilişkinizin devam etmesi değil, onu suçsuz bulmanız da değil, hele o kişiyi haklı bulmanız hiç değildir.
Affetmek kızgınlığın, öfkenin, sinirin ve nefretin girdabından özgür olma halidir.
Affetmek acınızı hafifletmektir. Zihninizin zaten unutmayacağını, en azından duygusal yanınız ile affederek kendinizi hafifletmektir.”

Bu haliyle ben yazara katılamadım. Ama illa affetmek gerektiği baskısı altında olmak iyi hissettirmez insanı. Buna katılıyorum. Diğer yandan baskı altında olmadan affedebilmenin gücüne inanıyorum.

Bu kitap hakkında, tam da benim hissettiklerimi ifade eden bir yazı daha var. Blogcuanne Elif de kitabın hakkını vermekle birlikte karamsar bulmuş. O yazıya da bir göz atın bence.

Mükemmel aile yoktur. Ama iyi aile vardır.

img_2829-001
Kitabın Künyesi:
İyi Aile Yoktur
Yazan : Nihan Kaya
Yayınevi : İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı : 300

İlgili Yazılar :

About yagizlahayat

4 Ağustos 2009 dan beri hayatımın yeni bir amacı var. Bu blog afacan oğlum Yağız'a ilk doğumgünü hediyesidir.
Bu yazı Okumalarım, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

13 Responses to İyi Aile Yoktur

  1. Tayfun Temiz dedi ki:

    Güzel bir çalışma olmuş ellerine sağlık. Aile çocuğun gözlerini dünyaya açtığı en küçük, en etkili, en kuşatıcı kurumsal yapı. Kurumsal yapılar tarafından şiddete maruz kalıyor insan. Yeryüzünde aile sayısı kadar dünya görüşü ve eğitim anlayışı var. Her aile kendi eğitim anlayışını inşa ediyor çocuklar üzerinde. Benim kanaatim odur ki çocuğu en az eğitimden geçiren aile en iyi ailedir. Saygılar Selamlar.

    Beğen

    • yagizlahayat dedi ki:

      Vakit ayırıp yorum yazdığın için teşekkür ederim 🙂 Keşke çocuklarımıza, yürüdükleri yolda sadece destek niteliğinde yanlarında olabilsek. Ama içimize yerleşen kodlarla mücadele etmek de bir o kadar zor. En azından şuan bunun farkındayız.

      Beğen

      • Tayfun Temiz dedi ki:

        “Kitapta çocuğun kendini değerli hissetmesinin, mutlu bir yetişkine evrilebilmesi için önemi vurgulanıyor.

        Bize bitirme özgürlüğü tanımayan ilişki gerçek bir ilişki değildir. Buna, anne babamızla ilişkimiz de dahil.

        diyen yazar, hayatta en değerli ilişkinin, kendimizle kurduğumuz ilişki olduğunu söylüyor. Kendi yalnızlığını sağlıklı şekilde kuramayan kimsenin, bir başkasıyla sağlıklı ilişki kuramayacağını söylerken kendisiyle barışık olmayan kişiyi de, ne yaparsanız yapın memnun edemeyeceğinizi belirtiyor.”

        Bu bölüm bana Tarkovski’nin

        “Her insan çocukluktan itibaren kendisiyle zaman geçirmeyi öğrenme gereksinimi duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendisiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendilerine kaldıklarında sıkılan insanlar bana, kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir”
        bu sözünü hatırlattı. Gördüğüm kadarıyla çok emek vermişin. Halihazırda vermeye devam ediyorsun.

        Beğen

      • yagizlahayat dedi ki:

        Elimden geldiğince işte… Sağolasın

        Beğen

  2. Geri bildirim: Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek | Oğlumu Büyütürken

  3. Geri bildirim: Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz | Oğlumu Büyütürken

  4. Geri bildirim: Yetişin Çocuklar | Oğlumu Büyütürken

  5. Geri bildirim: Duyulmak İstiyorum | Oğlumu Büyütürken

  6. Geri bildirim: Kabil’i Yetiştirmek | Oğlumu Büyütürken

  7. Geri bildirim: Ebeveynler İçin Farkındalık | Oğlumu Büyütürken

  8. Geri bildirim: Ebeveynlikte Altın Saatler | Oğlumu Büyütürken

  9. Geri bildirim: Evet Beyinli Çocuk | Oğlumu Büyütürken

  10. Geri bildirim: Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk | Oğlumu Büyütürken

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s