Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz

Beyinle ilgili kitaplar okumak hoşuma gidiyor bir süredir. Hem beynin gücünü görmek şaşırtıcı, hem de bazı şeylerin elimizde olmadığını anlamak için sakinleştirici. Her durumda muazzam bir organ ve hala bilinmezliklerle dolu. İşin içine bir de çocuk beyni girince, okumasam olmazdı bu kitabı.

Kitabın nörobilimci ve aynı zamanda ebeveyn olan iki yazarı var. Sandra Aaamodt ve Samuel Wang.

Kitap, derin bir nefes alıp rahatlayın talimatıyla başlıyor:

Endişe ettiğiniz şeyler, çocuğunuzun iyiliği için sizin sandığınızdan çok daha küçük etkenler. Çoğu modern anne baba, çocukların kişiliğinin ve yetişkinlikteki davranışlarının aslen yetiştirilme ile şekillendiğine inansa da araştırmalar çok farklı bir tablo çiziyor.

Psikoloji araştırmalarının, çocukların çoğunun, en azından ihmal ya da istismar etmeyen yeterince iyi ebeveynler tarafından büyütüldüklerinde, çevresel koşullardan çok fazla etkilenmeyen “papatya çocuk” sınıfına dahil olduklarının söylendiği kitapta, evrimsel açıdan bunun gerekçeleri anlatılmış. Çocuğun beynini kendi kendine inşa edeceği vurgulanmış. Çocukların beyninin, ihtiyaç duydukları şeyleri dünyadan nasıl alacaklarını doğal olarak bildikleri, bu yüzden kusursuz bir bakıcıya gerek olmadığı söylenmiş. Bir yaşına gelmeden önce sahip oldukları özellikler sıralanmış:

  1. Bebekler bir olayın ne sıklıkta meydana geldiğini algılayabilir.
  2. Bebekler neden-sonuç ilişkileri kullanmak için rastlantıları kullanır.
  3. Bebekler nesneleri, kendi iradeleri ile hareket eden aktörlerden ayırt eder ve bunlara daha farklı davranırlar.
  4. Bebekler bilgiyi sınıflara, insanları da gruplara ayırır.
  5. Bebekler etraflarında olup bitenlerin çoğunu göz ardı ederken, dikkatlerini kendileriyle alakalı bilgilere yöneltir.

Bunlara göre anne babaların yetiştirme tarzlarının, çocuklarının kişiliğinin üzerinde etkisinin çok az olduğu, bu yüzden kusursuz olmaları gerekmediği, ara sıra ortaya çıkan ruh halinin, çocukların psikolojisinde ciddi ve uzun süreli bir hasara yol açmayacağı, bunun yanında davranışlarını değiştirmelerine de yol açmayacağı söylenmiş.

Doğum öncesi dönemde annenin yaşadığı stresin, yarık dudak, depresyon benzeri davranışlar, yetişkinlikte hassas bir stres-tepki sistemi, dikkat eksikliği ve dikkat dağınıklığının ortaya çıkma riskini artırdığını, anne tarafından salınan stres hormonlarının, doğrudan fetüs üzerine etki etmekle kalmayıp, plasentanın ileride fetüsü bu hormonlardan koruma yeteneğini azaltacağı belirtilmiş.

Kültürün evrimi yönlendirebileceğini, çocuğunuzun genlerinin çevresini, çevresinin de genlerini etkileyebileceğini söyleyen yazar davranışı etkileyen hemen hemen tüm genlerin, onu kesin olarak belirleyerek değil, belirli bir gelişimsel sonucun olasılığını değiştirerek etki ettiğini, bu sebeple çocuğunuzun kalıtımını onun kaderi olarak görmenin doğru olmadığını dile getiriyor. Öte yandan, gelişim üzerindeki bazı çevresel etkilerin ise bir daha döndürülemez olduğunu söylüyor. Örneğin anadilin ne olacağı gibi.

Kitapta, çocukların duyarlı dönemlerine ilişkin bir bölüm ayrılmış:

Deneyimin, beyin devrelerinin inşası üzerinde özellikle güçlü veya kalıcı bir etkisi olduğu gelişim dönemlerine duyarlı dönemler diyoruz. Bir duyarlı dönem sırasında, o devrelere dayanan belirli davranışların olgunlaşması için o gelişim dönemine uygun doğru deneyimlerin yaşanması gerekir.

Çocukların ihtiyaç duydukları bu deneyimi aradıklarını, bu deneyim mevcut değilse, duyarlı dönemin bir süre daha uzayacağı, buna bağlı olarak beynin ve ona bağlı diğer devrelerin olgunlaşmasının gecikeceği, bir noktadan sonra ise fırsat penceresinin kapanacağı ve oluşan zararların kalıcı olacağı belirtilmiş. Beynin her bölümü için deneyim gerekmediğini, bu bölgelerin bir program dahilinde olgunlaştığını ancak serebral korteksin bazı bölümleri ve hipokampüs gibi diğer bölgelerin, yalnızca kısa bir süreliğine değil, yaşam boyunca deneyimle değişime açık olduğu belirtilmiş. Bunun yetişkinlik dönemlerinde bile çevremize uyum sağlamamızı kolaylaştırdığından söz edilmiş.

Bebeklerin doğuştan itibaren dilbilimci oldukları ve dünyada konuşulan tüm dillerin seslerini ayırt edebildikleri bilgisi hayli ilginç. Bunun yanında hangi dili öğrenmeleri gerektiğini anlamak konusunda ipuçlarından biri sosyal iletişim:

Başka dil konuşan bir kişinin ses veya video kaydını dinleyen dokuz aylık bebekler bu yeni dilin seslerini öğrenmezler, oysa canlı bir kişinin aynı süre konuşması bebeklerin bu yeni dilin fonemlerini ayırt etmelerini sağlamak için yeterlidir.

Konu dil öğrenme olunca, erken başlangıcın yerinin doldurulamayacağı ve ilkokulda ya da öncesinde başlamanın önemi vurgulanmış.

Bazı solaklar hariç hemen herkeste, dil konusunda baskın olan tarafın beynin sol yarım küresinde olduğu, sağ yarım küredeki benzer bölgede ise konuşmanın duygusal içeriği hakkında bilgi veren ton ve ritim, yani prozodi ile ilgili olduğu, -örneğin karşımızdaki kişi alay mı ediyor yoksa şaka mı yapıyor prozodi sayesinde anlarız- buna göre dil becerilerinin beynin iki yarım küresi arasında paylaşıldığı belirtilmiş.

Eğer baskın konuşma bölgeleri çocuklukta, özellikle de beş yaşından önce hasar görürse, işlevlerini beynin diğer yarısı üstlenebilir ve konuşma becerileri nispeten normal kalır. Eğer aynı hasar ergenlikten sonra meydana gelirse, iletişim becerileri ciddi zarar görür.

Yaşamın ilk iki yılında anne baba ile kurulan iletişimin ve sosyoekonomik sınıf farklarının dil öğrenimini etkilediğini belirten bir araştırma ise şöyle belirtilmiş:

Çocukların bir saatte duydukları sözcük sayısı en fakir ailelerde 600, mavi yakalı ailelerde 1200 ve beyaz yakalı ailelerde 2100’dür. Çocukların dil ortamlarındaki bu büyük farklar sonraki dil gelişimleri ve IQ puanlarıyla korelasyon gösteriyor.

Bebek ve çocuklarda uyku düzeni ve rüyalarına ayrılan bölümde, okul öncesi çocukların rüyalarında korku, kızgınlık veya aksilik olmadığı söyleniyor. Gene aynı dönemde çocukların üçte birinde parasomniya denilen uyku bozukluklarına rastlandığı belirtiliyor:

Anne babalar için özellikle üzücü olan bir parasomniya, üç yaş ve üzerindeki çocukların %1 ila 6’sında görülen gece terörüdür. Bu durum, küçük çocuklarda haftada en az bir kez meydana gelebilir. Gece teröründe çocuk tipik olarak derin REM-dışı uykudan yüzünde bir korku ifadesiyle ve çoğunlukla çığlık atarak uyanır. Çocuğu sakinleştirmek mümkün olmaz ve normale dönmesi beş dakika ile yarım saat sürebilir. Sabah uyandığında ise hiçbir şey hatırlamaz.

Kitapta bu durumun, çocukların henüz duygu içeren rüya görmedikleri bir dönemde gerçekleştiğinden rüyalardan kaynaklanmadığı, sebeplerden birinin güçlü olumsuz duygularla ilgilenen amigdala gibi beyin yapılarının henüz işlevlerinin tam yapmaması olabileceği gibi, uyku apnesi gibi sebeplerden ötürü ani uyanmalarca da tetiklenebileceği belirtilmiş.

Cinsiyet farklılıklarından bahsedilen bölümde, her ne kadar kültürün de etkisi olsa da, oyuncak tercihlerinin neredeyse kesin olarak doğuştan geldiği belirtiliyor. Konjenital adrenal hiperplai veya KAH adı verilen bir sendroma yakalanan kızlarda, erkeklere özgü oyuncak tercihlerinin daha yaygın olması da bu kanıyı destekler nitelikte. Bu sendrom, anne karnında daha fazla testesteron ve diğer androjenlere maruz kalındığında ortaya çıkan ve beyinlerini ve kısmen bedenlerini erkeksileştiren bir durum. Kızların yaşları büyüdükçe oyuncak seçimi konusunda daha esnek olmalarına rağmen, erkeklerde bu durumun gözlenmemesi ise, çevresel faktörlerle açıklanıyor. Buradan, doğuştan gelen özelliklere rağmen, yeni deneyimlerle tanıştırmanın ufuk açıcı olacağı anlaşılıyor.

Ergen beyni üzerine yapılan araştırmalardan, yüksek zekaya sahip çocuklarda beyindeki gri madde kalınlığının en üst seviyeye daha hızlı çıkıp, sonrasında da daha hızlı azaldığının gözlemlendiği, buna göre zekanın kilit noktasının beynin büyüklüğü değil, değişim kapasitesinin olabileceği söylenmiş.

Frontal korteks gibi, dürtü kontrolünde söz sahibi olan ve duygular ile doğru karar verme arasındaki bağlantıyı yönettiği düşünülen orbifrontal korteksin de sonradan olgunlaştığı, bunun da ödül beklentisini artırarak risk alma olasılıklarını yükselttiği belirtilmiş. Orbifrontal kortekslerinde hasar olan kişilerin, hayatlarını mantıklı bir şekilde idare edemeyecekleri, kötü yatırım ve uygunsuz yaşam tercihleri yapacakları söylenmiş.

Ergenlik döneminde değişen hormonların, tipik ergen davranışları üzerinde çok az etkisi bulunduğu, esas yüksek testesteron seviyeleri ve zayıf ebeveyn- çocuk ilişkileri bir araya geldiğinde bu davranışın daha olası olacağı ifade edilmiş ve çocuğumuz küçükken onunla kurduğumuz iyi ilişkilerin ergenlikte çok işimize yarayacağı ifade edilmiş.

Kitapta duyular için hazırlanmış bir bölüm de mevcut. Görmenin tam olarak netleşmesi 4 ila 6 yaş aralığında olabiliyormuş. Başka bir kaynakta daha okuduğum şekliyle, görüntüler kaydedilerek, deneyimler biriktikçe net görüntü oluşuyor. Açık havada daha çok zaman geçiren çocukların miyop olma olasılıklarının daha düşük olduğu da burada verilen bilgiler arasında. Katarakttan dolayı görüşleri bozulan çocuklar, bize bu görsel deneyim hakkında ipuçları veriyor:

İlk üç ila sekiz aydaki görsel yoksunluk, beş yaşında normalden üç kat daha kötü bir görme keskinliğine neden olur. Dört aylık ila on yaş arasında katarakt olan ve rahatsızlıkları ortalama iki ila üç ay süren çocuklarda da görme keskinliğinde kalıcı eksiklikler meydana gelir; ama yine de doğuştan katarakt olan bebeklerinki kadar bozuk olmaz. Büyük ölçekli hareket algılaması, katarakttan yaşamın sadece ilk üç ayında etkilenir.

Bebeklerin daha doğmadan, hamileliğin üçüncü üç aylık döneminden itibaren işitmeye başladıkları, bu süreçte yüksek sesleri duyabilecekleri, bunun yanında annenin sesini de, ses bedenden iletildiği için kuvvetli bir şekilde duyacaklarından söz edilmiş ve doğum öncesinden başlayarak gürültüden korunmaları salık verilmiş.:

Eğer bir kadın hamileliğinin üçüncü 3 aylık döneminde kronik yüksek gürültüye maruz kalırsa, bu gürültü doğumdan önce bile işitme kaybına yol açabilir. Zaten bebeklerin işitme yeteneklerinin gürültü maruziyeti dolayısıyla en kolay zarar görebileceği zamanlar gebeliğin son 3 aylık dönemi ve yaşamın ilk altı ayıdır. Hele erken doğmuş bebekler, gürültü kaynaklı işitme kaybına karşı özellikle korumasızdır.

Dokunma duyusunun gelişiminin de deneyime bağlı olduğu söylenirken, erken dönemdeki dokunma deneyimlerinin, insanlar da dahil birçok memelide yetişkin stres tepkileri üzerinde belirleyici rol oynadığı belirtilmiştir. Yaşamlarının ilk yıllarında yeterince dokunulmamış bebeklerde gelişme geriliği görüldüğü ve ilk bağlanma duyguları açısından kucaklaşmanın gıdadan bile daha önemli olduğu verilen bilgiler arasında.

Koku ve tat duyusu da anne karnında iken oluşan duyulardan. Gebeliğin 11. haftasında koku epiteli ve soğancık oluşurken, sonraki üç aylık dönemin ikinci yarısında burun delikleri açılır ve amniyotik sıvı koku epiteline ulaşır denilen kitapta, öğrenilen yemek tercihlerinin, yaşamın ilk yıllarında şekillendiği söylenmektedir. Bu sürecin anne karnındayken başladığı ve anne sütüyle birlikte, kendi kültürüne özgü yiyeceklere yönelik tercihlerinin oluşacağı belirtilmektedir.

Çocuklara verilecek en iyi hediyenin Öz-denetim becerilerini geliştirmek olduğu söylenirken, öğrenciler arasındaki bireysel farkları açıklamada öz denetim yeteneklerinin, IQ puanlarına oranla iki kat daha fazla belirleyici role sahip olduğu belirtilmiş:

Kendi davranışlarını kontrol etme yeteneği, sadece akademik başarı değil aynı zamanda insanlararası ilişkilerdeki başarı için de önemlidir. Davranışlarını denetleme konusunda becerikli olan çocuklar, yaşıtlarından daha az sinirlenir, daha az korku duyar, daha rahat olur ve daha fazla empati gösterirler. Yıllar sonra bile insanlar bu çocukları sosyal olarak daha yetenekli ve daha popüler bulur. Bunun nedeni muhtemelen kendi duygularını düzenleme ve diğerlerinin duygularını dikkate almadaki başarılarıdır.

Öz denetim becerilerinin kısmen kalıtımsal olduğu, fakat yapılan çalışmalarda çocukların deneyimlerinin de öz denetimleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu belirtilmiştir. İyi haber ise bu gelişimin duyarlı bir dönemle sınırlı olmayışıdır. İradenin bir kas gibi, ne kadar kullanıldığına bağlı olarak gelişebildiği belirtilen kitapta, çocukların zevkle yapacağı kutu oyunları gibi faaliyetlerin öz denetimi artıracağı belirtilmiş. Ayrıca anne babaların, çocukları ilgi alanlarının ve heveslerinin peşinden koşma konusunda teşvik etmelerinin, ne yaptıklarından bağımsız olarak onlara yardımcı olacağını, yoğun konsantre şekilde herhangi bir aktiviteyle meşgul oldukları sürece, kendi öz denetim yeteneklerini ve böylece gelecekten beklentilerini artıracakları belirtiliyor.

Kitabın bir diğer bölümü ise oyun hakkında. Hayvan yavruları ile yapılan gözlemlerde, oyunun hayata hazırlanmak için ne denli önemli olduğu görülmüş. Yetişkinlikte de oyun oynamaya devam etmenin, sorun çözme yeteneklerine katkısından bahsedilen bölümde, çocuğunuzu kendini akışın içinde bulacağı işlerle uğraşmaya teşvik etmenin, onun hayat boyu sürecek mutluluğuna katkıda bulunmak için harika bir yol olduğu belirtilmiş. Hayvanların oyun oynamasının hareketlerini kısıtlayarak engellendiği durumda, fiziksel aktivitenin azalması ve salyada bulunan stres hormonu kortizolün miktarı ile ölçülen strese yol açtığı gözlemlemiştir. Buna göre oyun, egzersiz ve stres yakından ilişkilidir:

Gerçek hayattaki stres etkenleri epinefrin ve kortizol salınımını tetiklese de, oyundaki stres etkenleri kortizolü arttırmaz. Bu hormon gerçekten tehlikeli durumlarda, stres yaratan durumla doğrudan ilgisi veya zaruriyeti olmayan işlevleri bir süreliğine kapatarak bize yardım eder.

Buradan hareketle, oyunun öğrenmeyle ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun koşullarının -eşlik eden stres tepkisi olmaksızın öğrenmeyi arttıran sinyallerin üretilmesi- beynin olasılıkları keşfetmesine ve onlardan bir şeyler öğrenmesine olanak sağlar.

Memelilerin normal sosyal bağlantı kurmasında oyunun öneminden bahsedilirken şu bilgi ise ilginç:

Çocukluktaki anormal oyun davranışları genellikle yetişkinlikteki fonksiyon bozukluklarına işaret eder. Psikopatların dikkat çeken bir özelliği, çocukluklarında oyunun yer almamış olmasıdır.

Çocuklarda fiziksel aktivitenin faydaları üzerine ayrılan bölümde, yarışma ve eleştirme yerine eğlence üzerinde duran beden eğitimi programlarının daha başarılı olduğu belirtilirken, hareketli çocukların kendilerine olan güvenlerinin daha yüksek olduğu, stres, depresyon ve kaygının diğer çocuklara göre daha seyrek görüldüğü vurgulanıyor. Ancak kitap kafa travmaları konusunda da uyarıda bulunuyor. Kafaya sürekli darbe almanın yaşamın ilerleyen yıllarında bunama, hareket bozuklukları ve depresyon gibi nörolojik belirtilerin ortaya çıkma olasılığını arttırdığını gösteren araştırmalar olduğundan bahsediyor. Kafa travması olduğunda, iyileşme sürecinde çocukların vücutları kadar beyinlerini de dinlendirmeleri, ödev yapmaktan hatta kitap okumaktan kaçınmaları hususunda uyarıyor.

Egzersizin beyin üzerindeki faydalarından yararlanmak için, çocukların yaşlarından bağımsız, günde en az bir saat eğlenerek bedenlerini hareket ettirmelerini öneriyor.

Günlük yaşamımızda hangi bilgiye dikkatimizi yönelteceğimizin kararının kolay olmadığını söyleyen yazar, odaklanma ve önemli bir olay olması durumunda yönelebilme yeteneğinin bir arada kullanılması gerektiğini, bu dengeyi sağlamak için yukarıdan aşağıya (yani korteksin beyninizin odağını kasıtlı bir şekilde yönlendirmesi) ve aşağıdan yukarıya dikkatin (yani beyninizin odağının birinin çığlık atması veya cep telefonunuzun mesaj sesi gibi dikkat çekici olaylarla kendiliğinden gelişmesi ile) rekabet edeceği söylenmiş:

Aşağıdan yukarıya sistem doğuştan itibaren devrededir. Yukarıdan aşağıya sistem ise ilk yılın sonunda kısa aralıklarla kontrolü ele alabilir ve en az on yaşına, hatta belki ergenliğe kadar gelişmeye devam eder. Daha küçük çocukların dikkatinin daha kolay dağılmasının nedeni iki sistemin olgunluk seviyeleri arasındaki farktır.

Kitapta, vurdulu kırdılı bilgisayar oyunlarının yukarıdan aşağıya dikkat sistemlerini geliştirdiği bilgisi ise hayli ilginç. Bunun yanında sosyal etkileşimlerini sanal ortamda öğrenen çocukların, diğer insanların duygularını kavramalarına yardım edecek yüz ifadeleri gibi çeşitli duygusal ipuçlarından mahrum kaldığından, empatinin doğru bir şekilde gelişemeyebileceği söylenmiş.

Çoklu işlem yapabilmenin bir efsane olduğunu söyleyen yazar, hiçbir durumda dikkat gerektiren birden fazla işi aynı anda yapmak, onları ayrı ayrı yapmaktan daha verimli olmadığını belirtiyor. Bunun yanında çocukluk çağı boyunca elektronik medyayı yasaklamanın gerçekçi olmadığı gibi gerekli de olmadığını, bunun yaşıtlarıyla favori iletişim yöntemlerini ellerinden alarak sosyal açıdan dezavantajlı duruma düşürebildiği gibi, ilerde bilgisayar deneyimi eksikliği nedeniyle profesyonel zorluklara yol açabileceği söylenmiş.

İçinde bulunduğumuz modern dünya kültürünün, çocukları doğduklarında boş bir sayfa gibi gördüğü ve dilediğimiz gibi şekillendirebileceğimizi varsaydığının belirtildiği kitapta, ancak anne babaların çocukların karakterlerini yalnızca bir yere kadar etkileyebilecekleri, onların hayattaki başarı ve mutluluklarından sırf ebeveynlerin sorumlu olmadığı söyleniyor. Mizacın en çok incelenen yönlerinden birinin, bebeklerin beklenmedik olaylara karşı nasıl tepki verdikleri söylenirken, aşırı tepkili bebeklerin erken yetişkinlik dönemine kadar izlendiğinde, genelde içe dönük oldukları, resmen bir kaygı bozukluğu teşhisi konmasa da sakin bebeklere kıyasla endişeye yatkın yetişkinler olma risklerinin yüksek olduğu ifade edilmiş.

En yaygın kabul gören yetişkin kişilik modelinin beş faktörden oluştuğu söylenmiş:

  • Deneyime açıklık
  • Sorumluluk
  • Dışa dönüklük
  • Uyumluluk
  • Nevrotiklik

Bu faktörlerin son derece kalıtımsal olduğu, o yüzden yakın akrabalarımızla ortak kişilik özelliklerine sahip olmamızın yüksek olduğu ve çevre faktörünün ya hiç etkisi olmadığı ya da son derece az olduğu belirtilmiş. Ancak Hiperaktivite ya da tepkiselliğe sahip çocukların, yetiştirilme tarzına daha duyarlı oldukları hususuna da dikkat çekilmiş.

Her ne kadar yetiştirme tarzları, çocukların ilerde sahip olacakları kişilik özelliklerini etkilemese de, gene de çocuklarla olan ilişkinin iyi olmasını sağlayacağı belirtilmiş:

Çocuk yetiştirmeyi istediğiniz insanı yaratmak olarak değil de çocuğunuzun kendi benzersiz yeteneklerini ve tercihlerini dünyanın geri kalanına uydurmasına yardım etme süreci olarak düşünmelisiniz.

Öz denetimleri daha iyi olan çocukların, empati ve vicdanlarının daha gelişmiş olacağı söylenirken, dikkatlerini aynı şey üzerinde uzun süre boyunca tutabilen bebeklerin, bebekliklerinde daha fazla olumlu duygu gösterdikleri ve büyüdüklerinde öz denetimlerinin daha fazla olduğu belirtilmiş. Genel olarak çocukların öz denetimleri ne kadar gelişirse, duygularını kontrol etmelerinin de o kadar artacağı, bebeklerin ihtiyaçlarına karşı duyarlı olan ve duygusal işaretlere yanıt veren anne babaların çocuklarının, kendi duygularını düzenleme konusunda daha başarılı olacakları söylenmiş:

Anneyle kurulmuş iyi bir ilişki, güçlü bir iradenin gelişimine katkı sağlayabilir. Son olarak, duygularını dile getirip onaylayan, onlarla başa çıkmanın yapıcı yollarını öğreten anne babaların çocukları, ilerki yaşamlarında duygularını kontrol etme konusunda daha başarılıdır.

İnandırıcı bir şekilde yalan söyleme becerisi kazanmanın zihinsel gelişimde önemli bir adım olduğu bilgisi de hayli ilginç. Her ne kadar bunu istemesekte 🙂

Bebekle iletişim kurmanın erken beyin gelişimindeki öneminin vurgulandığı kitapta, tepkinin olmamasının, fiziksel olarak anneden ayrılmaktan veya onun dönüp başka birisiyle konuşmasından daha üzücü olduğu, bu sırada kalp atışları yükselip, stres hormon seviyelerinin yükseldiği belirtilmiş.

Bebeklikte karşılıklı davranışın daha iyi olması, bir yaşında daha güvenli bağlanma, iki ila altı yaşlarında daha iyi öz denetim ve on üç yaşında daha çok empatinin göstergesidir.

Sürekli güç kullanan anne babalar, suçluluk duygusunun ve vicdanın gelişimini engeller. Bu tutum, kendi hataları için dış etkenleri suçlayan çocuklar yaratır. En çok itaat edilen anne babalar sıcak olanlardır. Çocukları böyle anne babaları mutlu etmek için onların söylediklerine kendi rızalarıyla uyum gösterir.

“Çocuğunuzun Beyni Okulda” bölümünde, çalışma oturumları arasında öğrenilen bilgilerin işlenmesi için zaman varsa, beynin bu bilgileri daha uzun süre muhafaza ettiği, hatırlanan anıların sağlamlaştığı ve sınavların etkin hatırlamaya zorladıkları için öğrenmeye katkıları olduğu ancak bunun için çoktan seçmeli değil, klasik sınavlar olması gerektiği bilgisi paylaşılıyor. Bir diğer yol ise değişiklikler yapmak, yani arka arkaya aynı tarz örneklerdense farklı örnekler görmek. Bu durum başlangıçta daha çok hataya neden olsa da, zamanla daha iyi sonuçlar alınacağı belirtilmekte. Sinapların sadece yeni bilgilerle karşılaştığında değil, daha sonra anılar yeniden işlendiğinde de değiştiği ve kalıcı (konsolide) belleğin yeniden kuvvetlendirildiği bu sürece rekonsolidasyon dendiği de verilen bilgiler arasında.

Zekanın değişmez olduğu inancının, zekice davranmanın önünde bir engel olduğu, bu nedenle çocuklara zekanın önemini vurgulamanın, onların başarı şansını azaltacağı belirtilmiş. Bununla birlikte akademik başarı konusunda kaygılanan anne babaların, çocuklarının öz denetim becerileriyle birlikte sosyal becerilerini de geliştirmeye odaklanması salık veriliyor.

Kitapta okumayı öğrenme üzerine de bir bölüm ayrılmış. Okuma eylemi evrim tarihi açısından çok yeni sayılabilecek bir olay olduğundan ve doğada nesnelerin sağdan ve soldan görünüşleri arasındaki farkı ayırt etmek çoğu zaman bir avantaj sağlamadığından, sağ inferior temporal korteks asimetriyi tanımak üzere evrilmemiştir. Bu sebeple sağ inferior temporal bölgelerinde daha az hareketlilik görülen çocuklar daha iyi okurlar. Ayrıca çocuğun başarısı açısından evde kitap olması, anne babaların eğitimsiz olmalarıyla üniversite mezunu olması arasındaki fark kadar önemlidir.

Kitapta stres ve dirençlilik için duyarlı dönem 3 aydan 18 yaşa kadar belirlenmiş. Yetişkinlerin metanetinin küçükken yaşadıkları deneyimlere bağlı olduğu belirtilmiş ve genel olarak çocukların stresle başa çıkma becerilerini geliştirmesi için orta düzeyde stresle karşı karşıya kalmalarının en ideali olduğu söylenmiş. Bu stresin fark edecekleri kadar yüksek, üstesinden gelebilecekleri kadar düşük olması gerektiği vurgulanmış:

Olumsuz tepkisellikleri yüksek çocuklar (hemen kaygılanmaya ve sinirlenmeye başlayan çocuklar) strese karşı özellikle hassastır. Kendilerini kontrol etme becerilerinin zayıf olmasının bunda rolü olsa gerek. Tepkisellikleri yüksek çocukların anne babaları aşırı korumacı yaklaşım sergilediklerinde çocuğun stresle başa çıkma becerilerinin gelişimini engellemiş olurlar.

Kitapta stresin beyinde oluşturduğu etkiler çok iyi bir şekilde açıklanmış. Stresli bir olay meydana geldiğinde biyolojik tepkilerimiz iki sistemi aktive eder. Birincisi sempatik sinir sistemi. Bir saniyeden kısa bir sürede beyni kaçmaya ya da savaşmaya hazır hale getirir. Bu genelde kapkaçcı ya da bar kavgası türü stresler için geçerlidir. İkinci sistem ise hipotalamik-hipofiz-adrenokortikal (HPA). Bu sistemin çalışması dakikalarca sürer ve ardından glukokortizoid hormonu (kortizol) salgılanır. Bu kısa vadede iyi bir şeydir. Ancak uzun süre yüksek seyrettiğinde çeşitli hastalıklara sebep olabilir. Yüksek kan basıncı, bağışıklık sisteminin zarar görmesi, osteoporosis, insülin direnci ve kalp hastalığı bunlardan bazıları. Kronik yüksek glukokortizoid seviyelerinin beyne vereceği zararlar ise şöyle ifade edilmiş:

Yeni nöronların doğumunu engeller, nöral plastisiteyi (beynin uyumlanma becerisi) bozar, hipokampüste nöron ölümüne yol açar ya da amigdalada yapısal değişime neden olur. Kronik stres korkuya koşullanmayı kolaylaştırırken korkunun giderilmesini zorlaştırır. Zaman içerisinde hipokampüste meydana gelen değişim yalnızca öğrenmeyi güçleştirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin stres tepkisini sonlandırma becerisini de zayıflatır. Bu da hipokampüsün daha fazla zarar görmesine yol açan bir kısır döngü başlatır. Son olarak stres prefrontal korteksteki dendritlerin körelmesine ve işlevsel fonksiyonların bozulmasına neden olur.

Fizyolojik stres tepkiselliğinin yaşamın ilk yılında, normal gelişim gösteren çocuklarda azaldığı, bebekler anne babalarından yardım almak için ağlamayı sürdürse de, bu ağlamaya HPA tepkisi eşlik etmeyeceği söylenmiş:

Güvenli bağ kuran küçük ve büyük çocuklar, güvensiz bağlananlara, yani anne babalarını sırtlarını dayayabilecekleri güvenli bir destek olarak görmeyen çocuklara oranla strese karşı tepki olarak daha az kortizol salgılarlar.

En güçlü stres tepkileri düzensiz bağlanma ilişkilerine sahip çocuklarda görülür. Bu bağlanma şeklinde ebeveynler çocuğa karşı agresif tutumlarıyla veya aşırı kaygılı tavırlarıyla çocuğu sıkça korkutur. Bu çocuklar davranışsal ve duygusal sorunlar konusunda en büyük riski taşıyan gruptur.

Tüm bunların yanında, bazı araştırmacıların, çevre koşullarına daha hassas olan çocukların istikrarlı ve olumlu koşullar altında daha başarılı olabileceğine dikkat çektiği, eğer bu varsayım doğruysa onlara zor çocuklar yerine orkide çocuklar dememizin daha doğru olacağı, her ne kadar hassas olsalar da, doğru yetiştirildiklerinde harika sonuçlar doğabileceği verilen bilgiler arasında.

Kitapta otizm için de bir bölüm ayrılmış. Otizmin, diğer insanların ne bildiği, ne düşündüğü veya ne hissettiği üzerinde düşünebilme yeteneğindeki, yani zihin kuramındaki bir eksiklik olarak açıklandığı kitapta, otizmi tetikleyenin genelde genetik unsurlar olduğu söyleniyor. Ancak çevresel etkilerde yok değil. Annenin hamilelik sürecinde kullandığı bazı ilaçlar ya da gebeliğin 5., 6. ve 7. aylarında yaşanan stres gibi.

Otizmin erken tespit edilmesi, davranış terapisine erken başlanması açısından önemli. Bir çocuğu otizmli yapan genin, akrabasının başarısına da sebep olabileceğini söyleyen araştırmalar da mevcutmuş. Anlaşılan otizmli ya da çok başarılı olma arasında ince bir çizgi var.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)’da incelenmiş kitapta. %70-80 oranında genetik olduğu düşünülen DEHB’in belirtilerinin pek çoğu yaygın olarak görülen durumlar. Teşhis koymak içinse, bu belirtilerin kişiye günlük hayatta zarar vermesi gerekiyor. Kitapta, DEHB isminin tam karşılık göstermediği, dikkat eksikliği değil, dikkatlerini yöneltecekleri şeyin kendi kontrollerinde olmamasının daha doğru bir tanı olacağı belirtilmiş:

Bu tarz çocukların çoğunda yürütme işlevi sorunları görülür. Bunlar arasında ileriye dönük plan yapamama, içinden gelen olumsuz tepkileri bastıramama, işler bellekte bilgileri tutamamayı sayabiliriz. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri DEHB’li çocukları bir dakikaya kadar olan süreleri tahmin etmede çok başarısız olmalarıdır. Bir başka sorun, sonradan gelecek daha büyük ödülü, şimdi gelecek küçük ödül uğruna feda etmeleridir.

Yazar DEHB’in yetişkinlikte büyük oranda ortadan kalktığını, bu sebeple DEHB’in özünde beynin daha geç olgunlaşmasından kaynaklanan bir durum olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta en çok üzerinde durulan konu, cezalandırmanın etkili bir davranış değişimine yol açmayacağı, aksine kaygı ve duygusal sorunlar yaşamalarına sebep olacağı:

Çocukların akla yatkın kısıtlamalara uymayı öğrenmesi öz-denetim becerilerini arttırır. Sonu gelmeyen sürtüşmelerin yaşandığı kaotik bir ev ortamında büyümek, ruhsal direncin gelişimini engelleyen bir stres kaynağıdır. Ama en önemlisi, çocuğunuzun nasıl davranması gerektiğiyle ilgili sürekli bir mücadele içinde sıkışıp kalırsanız, onunla uzun vadede güzel bir ilişki kuramazsınız. Etkili disiplin, herkesin enerjisini aile hayatının asıl önemli taraflarına yönlendirmesini sağlar.

İyi bir aile ortamının temeli sıcak ebeveyn çocuk ilişkileridir.

İstenmeyen bir davranışın sıklığını azaltmanın en etkili yolunun davranışı görmezden gelmek olduğu ve buna söndürme adı verildiğini söyleyen yazar, bunda sürekliliğin önemini de vurgulamış.

Yoksulluk içinde büyümenin, çocuk üzerinde etkilerinden bahsedilen son bölümde ise, sosyoekonomik statü ve zihinsel başarı arasındaki ilişkinin, karşılaşılan kötü çevre koşullarıyla açıklanabileceği ifade edilmiş:

İlkokul sırasında ve öncesinde kurşun elementine maruz kalan çocukların IQ’ları ve dürtü kontrolleri ortalamadan düşük, saldırganlıkları ve suç işleme eğilimleri daha yüksektir. Tüm bu sorunlar yetişkinlikte de devam eder. Ayrıca civaya maruz kalmak da hem IQ’yu hem de dikkat, hafıza ve dil gelişimini zayıflatır.

Gene çok uzun bir özet oldu ve atladığıma üzüldüğüm pek çok bilgi kaldı kitap sayfaları arasında. Peki ben bu kitaptan neler öğrendim:

  • Hem anne hem de çocuk için en kötü şey stres. Uzak durmaya çalışmanın yollarını bulmalı.
  • Yeterince iyi bir aile olmamız yeterli. Her şeyi mükemmel yapmamıza gerek yok. Bunun yaratacağı stres daha tehlikeli. (Zaten biliyorduk değil mi biz bunu :-()
  • Biz ne yaparsak yapalım su akıp yolunu bulacak. Çocuğu şekillendirmeye çalışmak, çok da başarılı olunabilecek bir olay değil.
  • Çocuğunuz Papatya Çocuk ise salıverin gitsin. Peki ya Orkide Çocuksa …
  • Bazı yeteneklerin gelişmesi için duyarlı dönemler var. Bizim işimiz ortam hazırlamak.
  • Genetik kaderimiz değil. Etkisi olasılıkları değiştirme gücünde.
  • Evdeki kitap sayısı başarıda önemli bir etken 🙂
  • Çocukları istediğimiz kişi yapmak mümkün değil. Yapmamız gereken, olacakları kişilere dönüşürken ihtiyaçlarını sağlamak için destek olmak.

Yani kısaca diyor ki, şimdi elinizdeki çocuğun beynini yavaşça yere bırakın ve arkanıza yaslanın 🙂

Kolaysa siz yapın diyesim geliyor tabi ama demiyorum 🙂 Neden, çünkü bilime saygım sonsuz 🙂

Şaka bir yana bu kitaba güvendim ben. Dayanaklarını sağlam buldum. Eş zamanlı okuduğum başka Beyin üzerine kitaplarla da desteklendi yazılanlar. Umarım özümsemek konusunda da başarılı olabilirim.

Kitabın Künyesi:
Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz
Yazan : Samuel Wang, Sandra Aamodt
Yayınevi : İndigo Kitap
Çeviri : Cem Duran
Sayfa Sayısı : 320

İlgili Yazılar :

About yagizlahayat

4 Ağustos 2009 dan beri hayatımın yeni bir amacı var. Bu blog afacan oğlum Yağız'a ilk doğumgünü hediyesidir.
Bu yazı Okumalarım, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

7 Responses to Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz

  1. Geri bildirim: Yetişin Çocuklar | Oğlumu Büyütürken

  2. Geri bildirim: Duyulmak İstiyorum | Oğlumu Büyütürken

  3. Geri bildirim: Kabil’i Yetiştirmek | Oğlumu Büyütürken

  4. Geri bildirim: Ebeveynler İçin Farkındalık | Oğlumu Büyütürken

  5. Geri bildirim: Ebeveynlikte Altın Saatler | Oğlumu Büyütürken

  6. Geri bildirim: Evet Beyinli Çocuk | Oğlumu Büyütürken

  7. Geri bildirim: Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk | Oğlumu Büyütürken

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s